9 Kasım 2010 Salı

üçüncü zaman


bu dünyanın tam ortasında kendi kozasında hala süren bir efsane var, geçip gidiyor yerine ait olmayan bütün gölgeler, herşey zamanında yaşanıyor, yanyana... birbirini hiç ürkütmeden.


kendine bahçe arayan ölü duvarı
kendine gece arayan bahçe
kendine kendini arayan
tuzlalar boyunca yürüdü gitti
uykunun derin atları
ot ile koru arasında bir zaman
bozgun ile lehçe arasında bir zaman
 ölüm ile ölüm  arasında
kirece bulanmış ay kendine mağrur bir zakkum seçti

acıyı  böyle bildim

kar buğdaya indi
ekinleri ısıtan yaz mızrakları ve ateş
kara kelebek. kara memleket. sisin gümüş yılanı
orman ışığını keser
ama silemez varlığını
her şiirde saklı duran güneş
içimdeki çıplak güdü

ben seni böyle bildim

derin kalıntılarını topla
ellerini kirletmeden
geçtiğin yolların
bulanık ayların suçlarını ver geriye
köklerine aktar bütün sustuklarını
geceyle gündüz arasında bir zamandı
kanına karışan,  şimdiyse çömlek zamanı

kendine kendini arayan
buraya seninle geldim

m.m

8 Kasım 2010 Pazartesi

birazdan patlayacak güneşli gökyüzüne bakarken...


birazdan patlayacak gökyüzüne bakarken okuyordum, kulağımda kulaklığım kaybolduğum müziğin içinde. birden düştüm müziğe, aşka, dansa...  hani konuşuyorduk ve merak ediyorduk, taşımak zamanı kendinle mümkün mü diye. hatırlamak için unutmak gerekiyordu, bense hep biraz seninle yaşıyordum.
usulca bıraktım kitabı elimden... komik ama ben yalnızken dans ederim, hatta çocukluğuma döner şarkı söylerim aynalarda. kendimi bir sahneye koyar içine sevdiğim herşeyi doldurur, usulca gezerim ben evrenini. ben bazen bir milyon kişi olsa içimde bir tek senin yokluğunu çekerim.

ben bazen dokunuyorum yüzüne konuşmadan, belki de herşey biraz susarak ve iç çekerek, kapatınca gözlerini, duyarak nefesinin o eşsiz tınısını. sevgilim, dans edelim mi?



if