akgün akova etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akgün akova etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2011 Perşembe

kuşlar toplanmışlar göçüyorlar...



(tık&tık)

suyun sesine uyandım... sanki birşey suları kıyıya çarpıyordu, sanki birşey sadece kendi şarkısını söyleyerek uçuruyordu suları.  rüzgardan güçlü, fırtınalardan sessiz ve bunun dışında tek bir çıt duyulmuyordu, kimbilir belki de eylül kapıyı çaldığında sus işareti gösteriliyordu ağustos böceklerine. suçu aylara, yıllara, mesafelere,
acıtan, gülümseten anılara atmaya alıştığımızdan beri kolaydı işimiz. herkes aksini söylese de kolaydı gitmeler,
kalanlar, yazlıkların dolu zamanlarında sevilen ve sonra boş evlerin kapalı panjurlarına, katlanmamış sandalyelerine pati izlerini bırakan yavru kediler gibi, belki büyümeyi başararak belki de vakitsizlikten atlayarak yılları kalıyordu ve bilge karasu'nun dediği gibi bütün yavru kediler gibi büyüdüklerinden ölüyorlardı.
gidenlere ne oluyordu sahi, o kadar uzaktan duyuluyor muydu, sahildeki çakıl taşlarının sesi, şemsiyelerin rüzgarla kavgası...
perdeyi parmak uçlarımla tutup aralarken, gözlerimi şaşkınlıkla açarak bakıyordum, suyun mavi yüzeyi çatalkuyruklarla dolmuştu. kırlangıç havuzunda yüzmek diye mırıldandım. telaşlı yürekleri ve az öncekinden biraz farklı şarkılarıyla havalandılar. odanın açık kapısından içeri girdi kanatlarının rüzgarında taşıdıkları çiçeklerin, suyun, bitmiş mevsimlerin kokusu, perdeler havalandı yüzüme, "sevgili kırlangıç, kanatlarının altından öpüyorum" dizesi aklımdan geçerken, içim titredi. hayır, ayrılıktan, hasretten değil, rüzgarın taşıdığı sonbahardan. eve dönüş mektubunu kırlangıçlar bırakıyordu elime, bir de sabah uyandığında ilk beni düşün deyişini...

o göçebe kuşları da merak ederdin sen,
yılın hangi ayında geldiklerini,
gelirken hangi enlemlerden geçtiklerini,
yuvalarını nerelerde yaptıklarını...
turuncu, altın sarısı, siyah tüylü o kuşlar.
onları anlatırdım sana kış geceleri,
aştıkları lacivert denizleri,
adlarını uydurduğum kimsesiz adaları.
arslanlar kükretirdim geride kalan ormanlarda,
filler dolaştırır, timsahlar dövüştürürdüm
çamurlu ırmaklarda.
derken kızıl kiremitler görünürdü bir kıyı
köyünün dağınık damlarında.
ve bahar yağmurları yağdıran bulutların
arasından süzülür bir gölün kıyısına konarlardı kuşlar.
dönüşlerini anlatmamı istemezdin hiç.
hep kalsalar, derdin, o gölün kıyısında
ya da yuvalarını yaptıkları saçak altlarında.
kışa doğru, geceler uzar, koyulaşırdı karanlık.
sen büyürdün, büyürdü göçebe kuşların
giderken aramıza bıraktıkları sessizlik.

kuşlar yollarını yürek pusulalarıyla buluyor, ben bir şiir düşürüyorum yüreğime bu sabah kırlangıçlar giderken, biliyorsun seni seviyorum demek bu...

kapıdaki kilidi iki kez çeviriyorum, bütün prizler çekilmiş, havlular kuru... yazdan kalma giysiler, kılıflarının içinde, su yatakları söndürülmüş, oyuncak zürafa devrilmiş kanepede, çıkarken unuttuğumuz, yavrusu büyük siyah çantada. öksüzlüğü eşyalara bile böyle öğretiyoruz işte. kapıya elimi yaslıyorum, duymaya çalışıyorum bizden sonraki sesleri. bilmiyorum ne olacak ardımızda bıraktığımız su, tabaktaki yoğurdu masaya çıkarak yalamasına izin verdiğimiz yavru kediler, hergece uyumadan önce başımızı son kez kaldırdığımız gökyüzü, dün arka bahçede fotoğraf makinasında bıraktığımız gülüşmelerimiz, bilmiyorum ne oluyor biz gidince, belki de eşya küskünlükten soluklaşıyor, insanların yüzü gibi eskiyor.
sonbahar geliyor, en sevdiğim yağmurların, tüle dolanan ay'ların mevsimi... ben bir şiir bırakıyorum, burada geçen son dolunaya, kırlangıçlar çoktan gittiklerinden ve sana hiç yazmadığımdan asılı kalacak geçmiş tüllerin arasında...

ışıkta iki kırlangıç

kapının üstünde ve yuvalarında ayakta durmuş
belli belirsiz baş oynatır
geceyi dinleyerekten
ve gece bembeyazdır
ve dünya kara ay
aylılarla dolup taşan ay
bir kardanadamcağız
şaşkın
çalar bu ayın kapısını
ışıkları söndürünüz
iki aşık sevişiyor
ukular alanında
ışıkları söndürünüz
yoksa herkes görecek onları
öylesine yürüyordum
onlarla karşılaşmayayım mı
kız eteğini indirdi
erkek kapadı gözlerini
ama kızın üstünde kalan gözleri
ateşten iki taştı

ışıkta iki kırlangıç
kapının üstünde ve yuvalarında ayakta durmuş
belli belirsiz baş oynatır
geceyi dinleyerekten"

kontağı çeviriyorum ve duymamak için sesini hiçbirşeyin, benzetmek aklıma gelmesin diye bilmediğim şarkılar kulağımda, içlerinden kırlangıç geçiyor, gülümsüyorum, hayat bu demek işte. bir yaz daha bitti.

keşke yalnız bunun için sevseydim seni...

y.

17 Şubat 2011 Perşembe

güvercinli güvercinli



çiçekçilere soruyorum, kupa papazlarına, kumrulara

eğreltiotlarına

kimya kitaplarına

karpuz satıcılarına soruyorum balkondan bağırarak

bilmemek ayıp değil ki öğrenmemek ayıp

ama sevdamızın her şeyden bir fazla oluşuna kimsenin aklı ermiyor

okul kırmış çocuklardan bir fazla uçarı

adem'le havva'dan bir fazla çıplak

gerçi esmeriz ya, marilyn monroe'dan bir fazla sarışın

bir fazla istanbul efendisi yaşlanmış çınarlardan

istanbul dedim de aklıma orda olduğun geldi

karı muhabbetlerinde mi her allahın günü

carıl curul mu yine tatlı kaçık istanbul

ne halt edersen et en çok sedef bakışını arıyorum senden ayrıyken

en çokdan çok da dünyaya meydan okuyan gülüşünü

şiirim diyorum ona, bu sözü bir fazla hak ediyor bütün şiirlerimden

yaban gülüm diyorum

çılgınlığım

vazgeçemediğim

birden güvercinli güvercinli gülüyorum

bak

sevdamıza bir numara dar geliyor sanki şimdi yeryüzü

a.a



3 Kasım 2010 Çarşamba

kanat terzisi



her şeyi

anladılar

sevgilim

seviştiğimiz

yatakta

unutulmuş

bir çift

kanat

bulunca



terzilerine

gidiyor

kentteki

kadınlar

kendilerine

kanat

diktirmek

için

o günden

beri

a.a



 
(tıklayın & dinleyin)

23 Ekim 2010 Cumartesi

kuşbakışı



senin bakışın sevgilim

senin bakışın

bulutlarla yanak yanağa gezen kırlangıç

uçurumların anlamını bilen albatros

yağmurlu günlerde güneş devrimi yapan güvercin

senin bakışın

telefon kulübesinde sesimle sevişen kumru

gök gürültüsünün üstünden geçen turna

emeğin kavgasına kanat veren kartal

senin bakışın sevgilim

senin bakışın

'çok uzaklara gitmeliyim kendimi bulmak için'diyen leylek

'uzaklara gidersen yitirirsin yanındakileri'diyen serçe

baştankara, içimdeki yazı bahçesine dadanan

sevgilim senin bakışın

kısa otlara uzun dalların öykülerini anlatan çalıkuşu

çocukluğumun şeytan uçurtmalarıyla yarışan saka

aynanın önünden yavaşça geçen tavuskuşu

sevgilim

ışığın yırtıldığı yerde gökyüzünü bekleyen ispinoz senin bakışın

gökdelenin bodrumunda yuvasını arayan tarla kuşu

odun kafalıları hırpalayan ağaçkakan

sevgilim

savaş gemilerinin üzerine yağan martı senin bakışın

senin bakışın

geceyi,seviştikçe kanadı kanayan geceyi

boşluğun ıslığıyla aralayan yabankazı

gerçeküstü pelikan,

gökyüzünde su kanalları açan pelikan

'yakaladığım en büyük balık sensin'diyen yalıçapkını senin bakışın

sevgilim

senin bakışın

konduğu ağaçlara bir bir sarıldığım ardıç kuşu

sürüden erken ayrılan bıldırcın

cereninsırtında uyuyan keklik

sevgilim

senin bakışın yağmurkuşlarının nem bolluğu

yıldızların felsefesini bilen kukumav

cennet papağını,yatağımda gökkuşağını uyutan

kuşların müzik öğretmeni bülbül

senin bakışın

ezilenler başkaldırdıkça sevinçle öten kızılgerdan

sinema karanlığında dudak çırpan istanbul kuşu

-öyle bir kuş varsa eğer-

geceyle gündüzü tüylerinde eşitleyen saksağan

sevgilim senin bakışın

mutsuzluğa gagasıyla gülümseme biçen kayaşakrağı

yapraktan çimene haber götüren ötleğen

Van Gölü'ne gölgesi vuran atmaca

Aladağlar'da iç geçiren şahin

senin bakışın

denizcilerin unuttuğu bahri

gemilerin unuttuğu suyelvesi

sevgilim

hiç unutamadığım yelkovan kuşu senin bakışın



yüzümdeki gökyüzü

bakışlarındaki kuşlarla tanıdı kendini

sevgilim senin yüzün

senin yüzün

eski kuşların yeni seyir defteri..
 
a.a
 
 
(tıklayın & dinleyin)

birbirine karışsın diye saçlarımız


sevgilim

açtığında postacının getirdiği paketi yarın

içinde senin yüreğini kaldıran dağlar

benim gözlerime dolanan sis

ve sevişirken çam ağaçlarına takılan saçlarımız

birden herşey, herşey , bir gölde bir

sabah ansızın

açılışı gibi

yüzlerce nilüferin

ayrıldığımız gün üzüntüden bayılan zaman

kendine gelince

olmadık anda

vapurlar yağacak yüreğinin adalarına yeniden

yeniden dalgalar

yeniden limanlar

yeniden sonu olmayan şarkılar hepsi

yine birbirine karışsın diye saçlarımız



o zaman yine saçlarını topla sevgilim

ve yüreğinde beklettiğin martıları sal.

a.a

26 Mayıs 2010 Çarşamba

flora

göllerimi bırakıp denizlerine gelirim

sevişmek için seninle

flora, çağlayanın karnında çırpınan kayık

isteğin masalı

tenime dağılan mıknatıs

yüzükoyun yatmasan göremezdim

sırtında bir bahçıvanın makas izleri

sevdalılar parkı'nda ağır yaralı

dudakların boynumun altında patlayan

yavru papatya

sokaklar bile göç ediyor flora

saatler ıslanıyor

tamburi cemil bey çalıyor seni anımsatan şarkıları

kente kanadı kırık melekler yağıyor

sevdamız yüksekten uçurdu bizi

sevdamız, siste dolaşan tavuskuşları



biz sevişirken ölmeliyiz flora

köprülerin üzerinde, çatlayıp bizi ikiye bölen

erimiş bilgisayarlar bulmalılar çöp kutumuzda

oyuncak mağazaları için soygun planları

tahtlar, somun altından

biz sevişirken ölmeliyiz flora

birileri haber vermeli bunu muhabbet kuşlarına

a.a

24 Mayıs 2010 Pazartesi

sevgilim


sevgilim

ecza dolabının raflarında bekle beni

bir tüp diş macunu, bir şişe siyanür

ve zambak kokulu sabunlar



sevgilim

Büyük Millet Meclisi'nde bekle beni

kürsüdeki yerimi ısıt

güzel konuşma dersi vereceğim hiç ağzımı açmadan



sevgilim

iki bilinmeyenli bir denklemde bekle beni

matematik tanrısının sonsuzluk evi

ve akıl hastanesinin sisli bahçesi



sevgilim

bir kedi pençesinde bekle beni

yüreğinde deltalı tırmık izleri

ve karikatür saraylar



sevgilim

polis otolarının fırıl mavi ışığında bekle beni

sakallı kaldırımlar, guguklu saat suçları

ve tarçın kokulu şizofren



sevgilim

Çocuk Kalmışlar Derneği'nde bekle beni

' hepsi pekiyi ' süt dişlerin, korsan gemilerin

ve altını ıslatmış bez bebeğin



sevgilim

bu şiirin çıkışında bekle beni

saat kulemizi geçenlerde yıktılar

a.a

20 Mayıs 2010 Perşembe

ateşböcekleri


ışıkla ilgili bir yazı okuyordum, elektrikler kesildi
boğazından geçerek midesine indi kent gecenin
mum aramadım, oysa vardı
pencereye gittim kalkıp çalışma masamdan
iki sevgiliden söz ediyordu ağaçlar fısıldaşarak bahçede
ağaçların yalnızlıklarından korktum
sonra yollardan söz açtılar, düşledikleri yollardan
işte o zaman ateşböceklerini,
birbirini kovalayan iki yanarsöner ışığı gördüm
gezinen son yıldızlarıydılar yeryüzünün
çaldıkları ağustosböceklerini tahta kafeslere dolduran
bir hırsız çetesi geçti sokaktan
ay siliyordu, siliyordu camlarını terleyen evlerin
bir ırmak kente geri dönmeyeceğini bildiren
bir mektup yazıp akıp gitmişti sudan gerekçelerle

yerçekimini aşk yoksunlarına bırakıp
bir bir çıkardım giysilerimi
ve kapısını araladım uyuduğun odanın
sonra açılmak için dokunmamı bekleyen
pembe gülleri gezdirmeye gittik
ağaçların gözlerini yumduğu küçük koruda
gökyüzümü sarsıyordu ıslak kelebek kanatların
ve geceyi
şu ısırıp durduğun geceyi
gitgide derinleşen karanlıkta gitgide sertleşen geceyi
yıldızların gökfişekleri gibi içimizde patladığı geceyi
çiğlenmiş sabahla birleşen ve küçülen geceyi

her güne böyle başlayalım sevgilim
böyle, ateşböceklerine teşekkür ederek

a.a

27 Nisan 2010 Salı

naz


bütün o yollardan tek başıma geçtim naz
yazıtı çalınmış çeşmelerin başından
gümüş yüzüklü parmaklarından anadolu'nun

bütün o yollardan tek başıma geçtim naz
koyup başımı sise yemyeşil uykular uyudum kaçkarlar'da
uçan kemençeler gördüm düşümde ve tombul memeli kızlar
sinop'ta yüzme bilmeyen yavru tekneler yapıyordu
hünerli elleriyle doğan usta
amasra denizden yatağına uzanmıştı
saçlarını dağıtmış bir prenses gibi
ordu yaylalarında ateşböcekleri yağdı bir gece üstüme
sandım ki çocuğum, bahçemize inmiş yine yıldızlar
dağılmamış çaydanlığın buharı
üzmemiş annemi babam
göynük'te bir sokağa vermişler adımı, soyadımı unutmuşlar
kimse tanımadı orda yürürken bu yüzden beni
olsun, dedim içimde gezinen bahara
olsun, saat kulesi arkadaşım ya, yeter bana

bütün o yollardan tek başıma geçtim Naz
beyaz bir selçuklu atının sırtında girdim saruhan'a
dönerken semazenlerle mavi bir kelebek olup uçtum
öldürdü beni taşlarda yankılanan neyin sesi
koza han'a baharat indiren develerden
ipek yolu'nun haritasını istiyordu ipekböcekleri
oysa bilmiyordu, bilmiyordu kimse gelip gittiği yeri

bütün o yollardan tek başıma geçtim naz
beyaz bir urartu aslanı gibi karşıma çıktı kar altında van
şeker olup düştüm bir bayram sabahı
çataklı çocukların buz tutmuş avuçlarına
ağrı dağı'nı başı bulutsuz gördüm ki kışın
diz çöküp af diledim tırmandığım bütün dağlardan
doğu bayazıt'ta kardanadam yapıyordu bir kız
babasına benzemediğini bile bile
hakkari yolunda tilma'nın ellerini kesiyorlardı
hoşap kalesi'nin benzerini yapmaması için
bilmiyordu barbarlar
sonsuz kökleri vardır
yaratan ellerin

bütün o yollardan tek başıma geçtim naz
hasankeyf'ten tutsak bir kartal gibi baktım dicle'ye
harran'da samanyolunu sırt çantama doldururken
yıldızların şiir okuduklarını duydum
ve ağladım huğların arasında
uzaklarda kavalını gömen bir çoban
silahını gömen bir dağlı
sevdiğini gömen bir kadın
gaziantepli sedef kakma ustaları
alleben'in sularına bırakıyorlardı
yaptıkları küçük sandıkları
içlerinde ben
sen
nerdeysen

bütün o yollardan tek başıma geçtim naz
son cırcırböceğini dinledim fethiye'de
kayalıklardan bakarken kelebekler vadisi'ne
bağırdım avazım çıktığı kadar:

'yaşasın akdeniz! yaşasın likya!'
iztuzu'nda burnunu öptüğüm deniz kaplumbağası
'aşk bir kumdur' dedi bana,
'sıcacık bir kum, denize bakarken güneşi unuttuğun'

bütün o yollardan tek başıma geçtim naz
yanımda
bana yazdığın
ve açmaya cesaret edemediğim mektupla
dilerim ki bir rüzgâr gibi geç dünyadan
bir rüzgâr gibi
bütün aşk mektuplarını birer birer açan
 
a.a

4 Nisan 2010 Pazar

düşerken bile



uzun bacaklı bir yaban hayvanıydı aşk
harıl harıl onu arıyordu istanbul, duyuyorduk
galata kulesi'ndeydik, başın omzumdaydı
kule döne döne içimizdeki gökyüzüne akıyordu
sevgilim
yüreğimin ipleriyle dudaklarına indim senin
gözbiliminden tenbilimine dönüşürken aşkımız
kule'den aşağıya fırlattım beynimi
"dalgın şair!" dedi einstein, niels bohr'a dönerek
"baksana, unutmuş beynine kanat takmayı!"
"yürekle beyin arasındaki en büyük belirsizliktir aşk,"
diyerek söze karıştı heisenberg
"belki de, iki yüreğin aynı dalga boyunda buluştuğu bir salınımdır
o!"
dedi louis de broglie
"aşk, bir kara cisim ışıması değil midir?"
böyle sordu max planck da
dayanamayıp
ışık tozuna bulalı gözleriyle
"kendinize geliniz efendiler!" diye söylendi takiyüddin
"bilimle açıklanamaz aşk, şiirle açıklanabilir ancak!
o, uzun saçlı bir yıldızdır; yüreğin içinde taranır"
bence sevgilim
söylendikçe bizim olan bir şarkıdır aşk
dikey bir şiirdir bütün kuşları aynı anda havalandıran

galata kulesi'nden aşağıya fırlattım beynimi, söylemiştim
bana bakan
uzun bacaklı bir yaban hayvanıydı aşk
aşağı tükürsem dördüncü murat
yukarı tükürsem hezarfen ahmet çelebi
ağzımın içinde dilin, bulutlarımı ıslatan gökırmak
sonsuzluğu ikiye bölmektir aşk,
kasığına yazdığım ak yazı
sevgilim
ağzına düşerken yanardağının
kanatlarım ol benim
kafeslerinden soyundur kuşlarımı
balıklarımı çıplakla tuzdan
cenevizli boynumu sev, venedikli sırtımı
osmanlı kokan saçlarımı
anadolu'dan gelen gözlerimi
peralı bakışımı sevgilim, istanbullu ellerimi
bana beni anımsat
sensizken yitirdiklerimi

kule'den aşağıya fırlattım beynimi, bir yerlerde yazmıştım
bak işte
bir çift martının yanından geçiyor düşerek
irice olanı, "herifin biri kafayı yemiş yine!" diyor yanındakine
"sen aşktan ne anlarsın koca gaga!" diye söyleniyor diğeri
sevgilim onlara aldırma sen
yalnızlığın kabuğuna çekilip
kendi içime düşerken bile
kanatlarım
kanatlarım
kanatlarım ol benim


a.a

23 Şubat 2010 Salı

uzun kanatlı kuş sürüleri diliyorum sana



aşk çılgınlığının köprülerinden geçelim seninle
sevgilim, yaban otları arasında bulduğum yeşim
yüreğimdeki su birikintisinde okyanusu arayan nehir
sevgilim, unutmabeni çiçeğinin tuttuğu günlük
gözlerimle sarıldığım kuğu bulutlu gökyüzü

ellerini ayrılıklardan kaçırdığım
dalgın deniz feneri duruşlu
ilkbaharda gezinen sis saçlı sevgilim
mevsimlerin ilkokulundan kışı silelim seninle
yaz yağmurlarına yakalanalım
kumsalında sevişmek istediğin kız kalesi'nin önünde
açık hava sinemalarının yıkıntılarında uyuyalım
yer gösterici uyandırsın bizi
gözümüze sıktığı el feneriyle

"hadi kalkın sevdalılar,
aşk hikayesi filminde oynayan çift yaşlanmış,
seyirci sizi görmek istiyor!"

binlerce, onbinlerce kemanla çağırdığım dolunay
elektriğin gümüş suyuna ışığını değdiren yıldız
yeraltı kentimde biten güzelavrat otu
geçmiş sevdalarımı erittiğin geceler için
yeniden birini sevmenin ne olduğunu anımsattığın
yüzümde tahtlar devirdiğin,
saraylar yıktığın için
düşlerinin içinden geçecek
uzun kanatlı kuş sürüleri diliyorum sana
ve severken seni,
sevdikçe hep çocuk kalacağım, biliyorum.

a.a

28 Kasım 2009 Cumartesi

berna



sözden çok yazıyı sevdiğin için

...çay bardaklarına değirdik yenilemek için dudaklarımızı
eski aşklarımızdan söz ettik, yitik kuş seslerinden
kapının yanında bekleyen bavullardan
"kanatlara inanmak için çok geç," dedin
"bu kadar kırılıp dökülmüşken yatak odaları,
hızla soğuyan bir çorbaya benziyor yaşam,
bazı geceler zamanın kokusunu duyuyorum birden uyandığımda
bazı sabahlar ayın çatladığını,
yalnızlığın bembeyaz gözleri var
çalar saatimin üstünde uyuyor şimdi
görülmeyen bir düş gibi
kendimi şiir bilip sustum
ve yeniden okudum
karda koşan atların sırtında
dolaştırdığın sözcüklerini:

“eşyalarım yerleştirilmişti otobüse,

yolcular yerlerini çoktan almıştı.

uğurlamaya gelen güzel insanlarla da konuşmuyorduk o sırada,

bir sondu yaşadığımız an.

bense seni bekliyordum;

bir yaşama, bir kente ve hepinize veda ederken

en çok seninle kucaklaştığımda anlayacağımı biliyordum,

geri dönüşsüz bir yolculuğa çıktığımı.

gözyaşlarım bekliyordu, şimdi değildi sırası, biraz sonraydı.

oturduğum koltuktan, akıp giden görüntülerin uzaklığında

yüzümün anlamlarının yitip gittiğini seziyordum.

sevgiliye duyulan özlem kadar büyüktü

seninle vedalaşmaya duyduğum da.
gelmedin, bilmeliydim…

ben de gelmezdim.

o günden sonra, söz verdiğin mektubu bekler oldum,

boşluğunu doldursun diye;

yazmadın.”

mektup dağıtan bir postacıya rastladıktan sonra
gittik bir kır kahvesine oturduk
bizimmiş gibi bütün kuşlu zarflar
kırıklarla dolu olsa da kanatlar sevgili Berna
yeniden uçmak için küçük bir rüzgar yeter
ve fısıldar bize ilkbahar:


yürekten yüreğe savrulan çiçektozudur aşk


a.a

18 Kasım 2009 Çarşamba

kırık bir kemansa yaşadığımız hayat


seni hep gökyüzünün önünde düşünürüm

süreyya berfe


...

sevgili kırlangıç,
güneye, hep güneye uçan kuşlar yağmurun altından geçerken ne düşünürler acaba? su damlaları tüylerine vurmaya başladığında konacak başka bir yürek mi ararlar? bunları bana, güneşin ellerimizi yeniden ısıtacağı bir bahar günü anlatmalısın. o gün, kuzeyde kalmış olan bana, güneyin ışıklarını anlatmalısın. o zamana kadar, dinlenmek için konacağın ağaçlardan birinin dallarına, sen okuyasın diye, Ingeborg Bachmann'ın yıldızların göz kırptığı şiirlerle dolu "Büyük Ayı'ya Çağrı" adlı kitabında yer alan "Kuzey ve Güney" şiirini asıyorum:

"çok geç vardık bahçelerin bahçesine,
o hiçbir üçüncü kişinin bilmediği uykuda.
kar yağmasını zeytin dalında beklemekti istediğim,
yağmuru ve buzların gelmesini ise badem ağacında.
ama nasıl dayanabilir palmiye,
senin yumuşak yapraklardan örülü duvarı yıkmana,
nasıl yolunu bulsun yaprakları sisin içinde,
sen kış giysilerine büründüğünde?
düşün ki, yağmur ürkütmüştü seni,
açılmış yelpazeyi sana getirdiğimde.
sen onu kapattın. yitirdin zaman sezgini,
ben kuş sürüsüyle havalandığımdan bu yana."
"Yüreğinin götürdüğü yere git" diyordu Susanna Tamaro. ama,


sevgili kırlangıç, sen giderken yüreğini yanımda bırakmamalıydın. gittiğin yere onu da götürmeliydin. çünkü, hala Bachmann'ın sözcükleri öpüp duruyor resmimizi ve kırık bir kemanın ezgisini çalıyor yaşadığımız hayat:
"ve nerede camı buğulatsam,
yine senin bir çocuk parmağıyla resmedilmiş
adın çıkıyor: masumiyet.
onca uzun zamanın ardından."
a.a

11 Eylül 2009 Cuma

yalnızca kanatlarına güven


aşkımız bir gün uçup giderse aramızdan sevgilim

sırt çantalı bir duman gibi

bir melekle çarpışan kelebeğin kanadından dökülen toz

bir çağlayanda sürüklenen bir dal parçası gibi

istemediğimiz yerlere giderse aşkımız

sevgilim

yalnızca kanatlarına güven



kendi yarattığımız boşluğun ucunda

sıkı sıkı tuttuğumuz bir kapı koludur yaşam

ve aşk, en derin kuyumuza düşen keman

yürüdüğümüz yollar daralırken

çökerken altımızdaki merdivenler

sevgilim

yalnızca kanatlarına güven



sevdalılar bilir

bir kuş yağmurudur ilkbahar

sevmeyi beceremeyenlerin koyduğu yasaklar

çözülüp gider çocuk gölgelerinde yazın

ve ağzımızın içinde dağılır aşk

sapsarı bir şeker gibi erirken sonbahar

bitmeyen bir kıştan söz açılırsa sevgilim

sevgilim

yalnızca kanatlarına güven


elimi uzattığımda sana gemileri göstermek için

dümende kan kokusuyla bayılmış bir kaptan

ateşin yüreğine sürüklenen bir ülke ufukta

ve çekirge sürüleri yolcu bavullarından çıkan

sevgilim

dökülürken tüyleri savaş uçaklarına çarpan güvercinlerin

her gün değişen atlasların içinde tara saçlarını

ve yalnızca kanatlarına güven


götürürlerse bir gün beni ellerim iplerle bağlı

şiirlerimin bilmediği yerlere ve hiç kimsenin

alnımdan fırlayacak göçmen bir kuş gibi dur

dünyanın paslanmış sırtında

ve bensizliğe havalanırken

korkma sevgilim

sevgilim

yalnızca kanatlarına güven



a.a