nazım hikmet ran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nazım hikmet ran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2011 Cuma

cuma' ya not


içimde mis kokulu

kızıl bir gül gibi duruyor zaman

ama bugün cumaymış,yarın cumartesiymiş

çoğum gitmiş te azım kalmış,umrumda değil.

n.h.r

17 Nisan 2011 Pazar

bir ucu bir kuyuda kaybolan rüzgârlı bir şosede





(tıkyayınca açılır fizy'nin kapısı)

bir ucu bir kuyuda kaybolan rüzgârlı bir şosede

bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatimiz yalnayak



yüzü saçlarıyla örtülü kavuşma saatimizin

bir de ağır yürüyor ki deli olmak işten değil

bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatimiz yalnayak



ben de telefon direğine bağlıyım kollarımdan

yüreğim de yorgun mu yorgun, duracak nerdeyse

bir de alnıma bir su damlıyor aynı yere artsız arasız

bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatimiz yalnayak



ben de seni düşünüyorum da seni düşünüyorum

ben de seni düşündükçe o da ağırlaştırıyor yürüyüşünü

bu böyle giderse yıkılabilirim direğin dibine

o yanıma varmadan...

n.h.r

16 Ocak 2011 Pazar

i'm calling you



bir ucu bir kuyuda kaybolan rüzgârlı bir şosede


bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatimiz yalnayak

yüzü saçlarıyla örtülü kavuşma saatimizin

bir de ağır yürüyor ki deli olmak işten değil

bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatımız yalnayak

11 Kasım 2010 Perşembe

sabaha not



gün iyiden iyiye ışıdı artık,


tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu, berraklaştı ortalık.

sevgilim, sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire :

aydınlık, alabildiğine aydınlık...

n.h.r

9 Kasım 2010 Salı

geceden güne not

*
ben güneşe dokundum, ellerim öyle sıcaktı.

*

kar kesti yolu


sen yoktun.

oturdum karşına dizüstü

seyrettim yüzünü

gözlerim kapalı.



gemiler geçmiyor uçaklar uçmuyor

sen yoktun.

karşında duvara dayanmıştım

konuştum konuştum konuştum

ağzımı açmadım.



sen yoktun,

ellerimle dokundum sana

ellerim yüzümdeydi.

n.h.r

1 Ekim 2010 Cuma

28 ekim 1945



ıtır saksısında artan koku,

denizlerde uğultular

ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar...



sevgilim,

yaş kemâlini buldu.

bana öyle gelir ki

belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.

ama biz hâlâ

güneşin altında el ele yalnayak koşan

hayran gözlü çocuklarız...


n.h.r

20 eylül 1945



bu geç vakit

bu sonbahar gecesinde

kelimelerinle doluyum;

zaman gibi, madde gibi ebedî,

göz gibi çıplak,

el gibi ağır

ve yıldızlar gibi pırıl pırıl

kelimeler.

kelimelerin geldiler bana,

yüreğinden, kafandan, etindendiler.

kelimelerin getirdiler seni,

onlar : ana,

onlar : kadın

ve yoldaş olan...

mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,

kelimelerin insandılar...


n.h.r

4 Haziran 2010 Cuma

taranta - babu' ya dokuzuncu mektup


bugün aklıma

yazısız ve çizgisiz

bir resim geldi, Taranta - Babu!

ve benim, birdenbire

yüzünü değil,

gözünü değil,

senin sesini göresim geldi, Taranta - Babu;

«mavi nil» gibi serin,

yaralı bir kaplan gözü gibi derin

sesini senin!

n.h.r

30 Nisan 2010 Cuma

sevgilim yalan söylersem


sevgilim yalan söylersem sana
kopsun ve mahrum kalsın dilim
seni seviyorum demek bahtiyarlığından

sevgilim yalan yazarsam sana
kurusun ve mahrum kalsın elim
okşayabilmek saadetinden seni

sevgilim yalan söylerse sana gözlerim
iki nadim gözyaşı gibi avuçlarıma aksınlar
ve göremesinler seni bir daha

n.h.r

11 Mart 2010 Perşembe

sıcaklarda



bu sıcaklarda seni düşünüyorum
çıplaklığını
boynunu bileklerini
minderde ak bir kuş gibi yatan ayağını
senin söylediklerini.

bu sıcaklarda seni düşünüyorum
bilmiyorum aklımda en çok kalan ne
gözümün önüne gelen
boynun mu bileklerin mi
çıplak ayağın mı
bana benim olurken söylediklerin mi?

bu sarı sıcaklarda seni düşünüyorum
bu sarı sıcaklarda bir otel odasında seni düşünüp
yalnızlığımı soyunuyorum
biraz da ölüme benzeyen yalnızlığımı.


n.h.r

ben senden önce ölmek isterim


ben
senden önce ölmek isterim.
gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
ben zannetmiyorum bunu.
iyisi mi,beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin
fedakarlığımı anlıyorsun
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
ve orada beraber yaşarız
külümün içinde külün
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek.
toprağa beraber dalacağız.
ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
biri sen
biri de ben.
ben
daha ölümü düşünmüyorum.
ben daha bir çocuk doğuracağım
hayat taşıyor içimden.
kaynıyor kanım.
yaşayacağım, ama ,çok, pek çok,
ama sen de beraber.
ama ölüm de korkutmuyor beni.
yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
ben ölünceye kadar da
bu düzelir herhalde.
hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?
içimden bir şey :
belki diyor.


n.h.r

henüz vakit varken gülüm



henüz vakit varken, gülüm
paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
ben bir gece, şu Mayıs gecelerinden biri
volter rıhtımında dayayıp seni duvara
öpmeliyim ağzından
sonra dönüp yüzümüzü Notrdam'a
çiçeğini seyretmeliyiz onun,
birden bana sarılmalısın, gülüm,
korkudan, hayretten, sevinçten
ve de sessiz sessiz ağlamalısın,
yıldızlar da çiselemeli,
incecikten bir yağmurla karışarak.
henüz vakit varken, gülüm,
paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu Mayıs gecesi rıhtımdan geçmeliyiz
söğütlerin altından, gülüm,
ıslak salkım söğütlerin.
paris'in en güzel bir çift sözünü söylemeliyim sana,
en güzel, en yalansız,
sonra da ıslıkla bir şey çalarak
gebermeliyim bahtiyarlıktan
ve insanlara inanmalıyız.
yukarda taştan evler,
girintisiz, çıkıntısız,
birbirine bitişik
ve duvarları ayışığından
ve dimdik pencereleri ayakta uyukluyor
ve karşı yakada Luvur
aydınlanmış ışıklarla
aydınlanmış bizim için
billur sarayımız...

henüz vakit varken, gülüm,
paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu Mayıs gecesi rıhtımda, depolarda
kırmızı varillere oturmalıyız.
karşıda karanlığa giren kanal.
Bir şat geçiyor,
selamlıyalım gülüm,
geçen sarı kamaralı şatı selamlıyalım.
belçika'ya mı yolu, Hollanda'ya mı?
kamaranın kapısında ak önlüklü bir kadın
tatlı tatlı gülümsüyor.

henüz vakit varken, gülüm,
paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm...
parisliler, parisliler,
paris yanıp yıkılmasın...


n.h.r

giderayak


giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
sevdalara doyulamadı.
giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak

n.h.r

13 Ocak 2010 Çarşamba

sen

en güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını
yer yer tırnaklarımla kazıdım
hatıralarımın camını..
en güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
biri sensin,
biri o,
biri ötekisi..
düşmanımdır ikisi..
sana gelince...
yazıyorsun..
okuyorum..
kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
insanın
bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
ne yazık!..
ne kadar
beraber geçmiş günlerimiz var;
senin
ve benim
en güzel günlerimiz..
kalbimin kanıyla götüreceğim
ebediyete
ben o günleri..
sana gelince, sen o günleri -
kendi oğluyla yatan,
kızlarının körpe etini satan
bir ana gibi satıyorsun!.
satıyorsun:
günde on kaat,
bir çift rugan pabuç,
sıcak bir döşek
ve üç yüz papellik rahat
için...
en güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
biri sensin,
biri o,
biri ötekisi...
kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...
sana gelince...
ne ben Sezarım,
ne de sen Brütüssün...
ne ben sana kızarım
ne de zatın zahmet edip bana küssün..


artık seninle biz,
düşman bile değiliz...



n.h.r