5 Mart 2011 Cumartesi

geceye not



(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)


sanki hiç kimselerin kullanmadığı  bir gece kalmış bana.

"neden kelimelerle düşünür de insan, görüntüler yüzünden acı çeker?"


koluma çarptı, elimdeki porselen düşmeye direnerek indi dükkanın önündeki tozlu karolara. toplanamayacak kadar dağılmış, kendi olamayacak kadar değişmişti. bir an, o bir an  ve hükmetmiştik maddeye, o bir an maddenin kaderini değiştirmiş, yokoluşuna karar vermiştik. birinin onu severek aldığından çok, nasıl buraya düştüğüyle ilgilenirken,  pencerenin önünde solmadan önceki mavisini düşünürken ona kimsenin yapmadığını yapmış elimden düşürmüştüm. parçaları benimle toplamak için eğildi, bir yandan özür diliyor bir yandan kafasının içinde gideceği yerin muhasebesini yapıyordu, pasajın yeşil ışığı yüzüne yayılmıştı."yağmurlu havada da birbirinin yüzüne bakmayı arzu eden insanlar birbirlerini güzel görürler" diyordu balıkçının ölümünde. bense amansız bir hastalık gibi ellerine tutulmuştum.  birşeyler söylediğini duyuyordum ama gözlerimi çekemediğim şey elinde duran ve sağ bileğinden kırılmış bir el'di, tek parmağı kalkık, üstüne diğer kırık parçaları topladığı. diğer eli göremiyordum. birden parmaklarının ıslandığını farkedip yüzüme baktı,  dehşete kapılmıştı, ağlıyordum ve bilmiyordum niye. bir denizin tam ortasında kalmış boğuluyordum. avucundaki kırıkları yere bırakıp, beni kaldırdı.  beş dakika sonra tüm parçalar toplanmış, tüm izler yok edilmişti. benimle pasajın kapısına kadar yürüdü. birbirimizi başımızla selamlayıp ayrı yönlere yöneldik. köşeden sırf bedeninin değil kokusunun da kaybolmasını bekleyip döndüm.ilk cinayetini işlemiş acemi bir katil gibi... eğilip yerde elimi gezdirdim. parmakları parmaklarıma değince biranlığına evet sadece biranlığına ürktüm.

sol eli cebime atıp yürüdüm, ellimi cebimden çıkarmadan. yanaklarım alabildiğine kızarmış, nefesim durmuyordu. tek damla gözyaşı yoktu içimde. şimdi, her gece gölgesi gelir diye düşümde yarısını ona ayırıyorum üstümdeki gölgenin...

4 Mart 2011 Cuma

şu an, şimdi


bir kitap, bir şarkı ve kokusu yayılan kahve, perşembeden cumaya bağlanan geceye...




"ben ninemi yalnızlık sanmıştım bir keresinde.



o yıllarda söylenceler eşkıya türküleriyle başlardı

ninemim sesinden keklik ötüşmeleriyle çınlayan

keklik kokulu ormanlar geçmezdi hiç;

dağlar geçerdi

geçerse;

kanlı,

fermanlı

ve dumanlı dağlar geçerdi.

..



ben yalnızlığı sensizlik sanmıştım her keresinde.



o yıllar henüz elektrik gelmemişti balkan'a

geceler şeytan kandilleri ve çıralarla aydınlatılan

birer yalnızlıktı.

güneş görme yetimizin sınırında batınca,

dağlar el ele verirdi hemen;

cinler çoğalırdı yavaş yavaş

ve cinler nedense

hep ninemin tanıklığında evlenirlerdi.

..



ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde.



yüzün gelirdi bir yerlerden bir ülke,

kokun gelirdi bir bahar

ve gülüşün gelirdi ve bir düş gibi,

ille de kendini kendine vurmuşluğun gelirdi de;

ben hep şarkı sanırdım gökyüzünü

kim bilir kimin söylediği.

..



ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde.

(yalnızlık bende bensizlikti oysa;

ya da bende birçok ben.)

..



ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde.



sensiz kalmamak için sendim o vakitler

seni uyuyordum sürekli,

seni içiyordum çay diye,

cennet diye seni düşlüyordum

..



ben yalnızlığı sensizlik sanmıştım her keresinde.



tenler coğrafyası alışkanlıkla geçiliyordu o vakitler.

sevişmeler tek başına değildi henüz;

her dudakta bir toplum nefes alıyordu,

her bakış pencereler kadardı

ve her dokunuş dokunuşlardan kopmuş

küçük bir bağıştı;

adı vardı sevişmenin,

mühürlenmiş rengi sonra,

tanrısı,

hep vardı.

..



ben sizsizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde.



laleleştirilmiş bir lale açmıştı o gün yastığımızda,

gözleri çırılçıplak bir arzu'ydu güler'ken;

ve biz bedeni küçülmesin diye

adını almıyorduk ağzımıza.

öpe öpe büyütmüştük çünkü onu;

öpe öpe geçmiş

ve gelecekten.

çünkü her zamanki gibi,

şimdi,

şimdide değildi.

..

ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde,



alevin cürmüydü kum düşü;

bir elma hangi nakışa yakışırsa

ordaydı yaprağın ölümü

ve her pusula kendini gösteriyordu önce,

her bıçak kendine batıyordu

ve gerçekler öyle yalandı ki o yıllarda,

böcekler bile herşeye inanıyordu;

otlar ve taşlar bile,

her şeye.

..
ben neyi yalnızlık sanmıştım bir keresinde?



sulardan bana akanı bilmiyordum o vakitler,

elmalardan, vitrinlerden, bebeklerden

bana akanı bilmiyordum.

pencere camı çatlasa

içimde bir cam fabrikası yıkılırmış bilmiyordum.

güzelliklerim güzelliklerinizdendi

güzelliklerimi bilmiyordum.

çirkinlikler varmış insanı büyüleyen,

bilmiyordum.

..



ben yalnızlığı ne sanmıştım bu keresinde? "


h.a.t