haydar ergülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haydar ergülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2011 Cuma

güne not



(tık&tık)

ne yaşamaktan korkuyorum ne de ölmekten
yağmurdan sonra size rastlayıncaya kadar
siz yağmurdan nasıl korkuyorsanız kardeşlerim
ben de sizden öyle korkuyorum hala

meğer insan kardeşiyle korkutulurmuş bu dünyada...

h.e

3 Kasım 2011 Perşembe

insanlar ölüme göre değil...



bu dünyadan zararlı çıkıyor her şey

insan da hayat da ölüm de

aşktan kurduğumuz kabile bile

dağıldı diyordu yerliler

yabancılar sebep olmadı buna

gökyüzü çökmedi,

toprak çağırmadı

yağmuru söktüler ruhumuzdan

ve dağıldık bir anı bile kalmadı bundan

hayat dağılınca ölüm kalır mı

yağmurun anısı yağmaktır, yağmur

 yağıyorken yağmurdur, şiir huyludur

şiir de yazıyorken anıdır

çatmaktır aşkın da anısı bir başka anıya

yağmurun da şiirin de aşkın da

anısı tez geçer, ruhu kalır, rivayeti yayılır


anısı, ruhu, kabilesi aşktandı

ilk ve son sebebi aşktı insanın

aşktı hayatımızı durmadan karıştıran

ve aramızda ölüme en son yakışan çocuk

aşktı, 'kaderim ol' derdik, olurdu

aşktı, en çok ona dua ederdik

aşktı, yokluğunda kendimize küserdik

aşktı, 'sebebim ol'du, olmadı

sanki tanrı kabilemizi sınadı

aşktan da kaldık hayatta ölümden de

kaldık ve 'var'ımız yoğumuz oldu

daha çok 'var' olacakmışız meğer

daha çoğumuz 'yoğ'umuz oluncaya dek



'var'lığım 'cehennemin öbür adı'ysa
yalnızca 'gelmiş bulundum' diyeceğim' buraya
beni kimin gönderdiğini söylemeyeceğim
yolcuyu da övmeyeceğim yolculuğu da
avunmanın uzun yokluğu ben de sürsün
'var'lığım bir avuntu bulmasın benden
üstelik coğrafyayı bir 'his ' olarak gören
bana ne serüvenden
bana ne  'var'lığımdan yolculuğumdan?

bu 'his' bana dilimi unuttururyor
avunmaz siyah bir his
üstüne kurduğum o işlek dil
kasabaya gelince neden susuyor

ölüm bizden üşümemişti daha
bizden başka tanıdığı yoktu bu kasabada
bahçeye tuzak kurak çocuklar yoktu
ölüme kurulan bir tuzak değildi büyümek
hayatın anlamını bilmiyorum bilmesine de hala
biliyorum çocuklukla gençlik arasında bir yerde
sıkışan o tarfisiz duyguyu
herkes hayatı anlamsız ve sıkıcı bulurdu
orada ben de bulundum ve hayatımı
herkesin bulduğu gibi buldum;
ölüm, hayatın kardeşiyse
yaşadığımız bu anlamsızlık niye,
ölümün bizi tanıdığıysa gülünç bir iddia
gülünç bile olmayan şu hayatı
ölüm tanısa ne tanımasa ne?


bu 'his' dilime vuruyordu
avunduğum bu gri his
üstüne çalıştığım o saf dil
aşka gelince nasıl coşuyordu


bir şiir de sayılmaz bir mektup da
yağmurla şımartılmış bir çocukluğun
kaprisi de denebilir o zamanlar
defterime yazdığım şu itiraza:


'insanlar insanları öldürmek için
doğuyorlar yaşamak için değil

insanlar en çok birbirlerini
anlamamak üzerine anlaşıyorlar

insanlar birbirlerine göre değil
yaşarken ölüm gibi diyorlar aşka
birbirlerini öldürüp aşk diyorlar buna da

aşkın 'ben'i öldürdüğü de yalan
aşk sendeki 'ben 'için
gerekli sana

herşeye aşkla başlıyorsak
demek ki aşk o büyük tuzak

herkes aşkı sevdiğini söylüyor
ben aşkı değil bir insanı
sevmek istiyorum seni beni
birbirimize anlatacak birşey
istiyorum, aşkın ölüsü olmak
istemiyorum, korkuyorum çünkü
ölümüne aşık olmaktan da

yarı yarıya öldüm sayılır hem
yarı yarıya öldürdüm sayılır seni de
ikimizden biri ölü çıkacak, yeter
bu aşkta ikimize bir ölü
onu gömelimn atık, o diğer
ikimizi de öldürmeden
ve aşkın kuyrbanı
bir ölümüz olsun ikimizden
...

insanlar birbirine göre değil
hayata göre, ölüme göre değil
eve fgöre ruh yok aşka göre sokak
bu yaşadıklarımız ölüme göre değil

...

bu 'his' yağmurdan geliyordu
avuttuğum bu mavi his
üstüne açılan o apalı dil
yağmurdan sonra eve dönemiyordu

evine dönemeyen dil parçalı
bir bulut gibi kekemedir
siyah kasabada bir 'his'
uğruna şiir yazılsa da artık
cinayeti kim hissedebilir....

7 Temmuz 2011 Perşembe

aşk mavi bir anı olarak aramızda dolaşır ve durmadan mırıldanır...




öyle çıplaktın ki içinde şiirden başka hiçbirşey yoktu
...
inandım aşk da bir mavidir şiir de. uzaktaki mavi kıza sıcak mavi mektup yazmak için tuttum anılardan da öncesini arandım. çocukluk anılardan da öncedir. ve aşk şiirden önce çocukluk gerektirir. aşk olunca çocukluklar değiştirilir.insan kendi çocukluğunu bir arkadaşına ödünç vermeli değil mi? hem kimsenin çocukluğu kimsede kalmaz, aşk olsun diyedir bütün bunlar, nasılsa insan birgün çocukluğu gibi kendine kalır. kalırız, anlarız: çocukluk da bir şehirdir ve şehirler bazen birbirlerine konuk gitmelidir, aşk sebebiyle. karalar denizlere bu mavi sebebten ötürü konuk giderler. çocukluğun, şehirlerin, şiirlerin bir zaman sende ve bende, bir zaman birbirimizde konuk olması aynı sebebin sıcaklığındandır. geçeriz ve anlarız:herşey bir sebeb üzerine bulut toplar, mektup olur. turnalar bir bozkır mektubu gibi göz hizamızda uçarlar ve her yolculukta gözlerimiz dolar. en çok aşk içindeyken gurbet duygusu insanın kalbine dolar. akşamından içli, ıssızlığından ürpertili, çokluğundan azlığından dertli, varlığından yokluğundan kederli olduğumuz bir şehr-i aşk gibi dolaşırız hayatı. aşk ile kurduğumuz cümleyi de sayamayız, kırdığımız cümleyi de. kurarız, kırarız ama anlamayız. öyleyse anlam olmak için yeterince çıplak bir kelimeyi, cümlenin kalabalığından, kabalığından kurtarmak gerekir.  aşk deyip susmak, mavi deyip susmak gibidir. küçük kız çocukluğun içindedir, çocukluk şiirin içindedir, mavi kız olur, aşkın içindedir, sıcak mavi bir mektubun içindedir. bazı mektuplar şiirden ıslanır, bazı mektuplar aşkla ısınır. bu mektup hem sıcak, hem mavidir.  aşkla mühürlüdür. yazıldığı yer de şehr-i aşktır okunduğu yer de.
"dil üşümeden daha üzülmeden ten/açılıp saçılsın bize nara gidelim/ev ki nar gibi içiçe bahçe/kadın aşka bahçe, deli sarmaşık/tutunup aşka hemen nara gidelim"  hevesiyle yazılmış, mavi bir pul ile süslenmiş ve içinden üç büyülü harf... biri senin kalbine, biri benim kalbime, biri de bu mektubu okuyanın kalbine mavi kalemle yazılmıştır.

h.e

*mavi ülkenin içi sıcacık mavi insanlarına....

19 Nisan 2011 Salı

bu mektubu senin kalbine yolluyorum,el yazısıyla değil külyazısıyla...




bazen hiçbir şey çıkmaz zarftan
hiçbir cümle doldurmaz mektubu
ne günışığı sızar ne akşama ermenin saadeti
kapalı bir yara gibi gezer öyle mektuplar
kim açsa, kim dokunsa eli yanar
bazen sözler boşa gider mektuplar boşa
bazen bir cümleden mektup yanar


bir zarf açılınca

içi açılıyorsa kelimelerin

mektup odur



bir zarf kapanınca

dışarıda kalıyorsa bazı kelimeler

mektup odur



bir zarf daha uzağa

gitmeye hazırlanıyorsa

geride kalan mektuptur

kimseye göndermeyin onu

biraz önce yazdığınız mektubu

size gelmiş gibi okuyun:



mektup yerini bulmuştur.

h.e

6 Aralık 2010 Pazartesi

bıçak




kadın, gözlerinin eski gürültüsünü

göçebe, ırmağını gezdiriyor, suçortakları gibi,

gövde arayan bıçak, yarasıyla buluşuyor,

bağışlıyor yoksul sevişme taklitlerini



kalbimizin gam yükünden geçilmediği yalan,

yaralarımızı gösterecek kadar seviştiğimiz de.

h.e

lascia ch'io pianga

(tıklayın & dinleyin)

26 Kasım 2010 Cuma

eski ormanlara mektup



bir mektup göndersen de açıp okumasam



ben hangisiyim; sen demekten başka

sana ulaşamayan zarf efendilerinin,

aç beni, başka pulum yok, başka mektubum

yok, yoksul olduğum söylenecek yoksa sana

annemin bir gül olarak terkettiğinden beri

beni gönderdiğin mektuplar ormanına



şehri karıştırmıyorum, yelkeni var

rüzgârı da karıştırmıyorum, seni yanlış anlarlar

kendimi karıştırıyorum, uçmaktan yanayım

ruhuna parmaklarında dolaştıran perinin

tevekkül penceresine konduğu eski ormanlarda



hangi yüzüğünden düştüm bu yolculuğa;

bilseydim, sen gönderseydin, ben o mektuba

yazılacak kadar aransaydım dilinin ormanında

açmazdım yine, yine yüzükler kazanırdın;

bana suluboya bir orman göndereceğini bile bile,

'peri ve eşek' mes'eleni yazdığım bile bile,

ormanlara dair şiirler okumak için

ayrı ve birleşik şehirler kurduğumuzu bile bile,

açmazdım bu sırlara lâyık olmayan şehri

içinden çıkacak ormana

bana orman gönderme, içinden şehir çıkar;

ben bir mektuba gönder, içinden birine

almamış gibi yaparım, vapura binmem,

yoluna inmem, ormanları sisi çökmeden önce

sonra inanırım



mektupların perileri

perilerin ormanları biriktirdiğine

yüzüklerin parmaklarda sessizce eridiğine

inanırım, eski orman tadı sinmiştir

açılmayan mektuba



gönderilse de


h.e

27 Ekim 2010 Çarşamba

dexter


birden bir gece yarısı d. ve behzad ç. yi aynı kanepede görmek istiyorum, bu  kanlı masalın sonunu bir kez olsun bir katilden yana olmadan izlemek belki de...


(tıklayın & dinleyin)

...
varlığım cehennemin öbür adıysa
yalnızca "gelmiş bulundum" diyeceğim buraya
beni kimin gönderdiğini söylemeyeceğim
yolcuyu da övmeyeceğim yolculuğu da
avunmanın uzun yokluğu bende de sürsün
...
h.e

7 Ekim 2010 Perşembe

mırıldandığım şeylersin




senin harflerin için

.

ı.

mırıldandığın her şeysin, sesinden öpüyorum

sessizliğine de eğiliyorum fakat neredesin

kapanınca harflerinin kapısı: adın

şiirim!

heceler gibi öpüyorum işte iki hecesin

adından başlıyorum öpmeye kırlara çıkmış

harflerinin arasından öpüyorum: ağzın

cennetim!

dilin hâlâ çocukluğun suyuyla terli

ve haylaz suyundan öpsem küskün

bir çeşmenin harflerin susuz. dilin

cehennemim



ıı.

mırıldan dur bana, senin üstüne harf

getirmem daha, ağız ağıza duruyor

harflerin: sevmenin birinci hâli gibi

telaşlı duruyor da ben utanıyorum

üçü bakarken birini öpmeye senin!



ııı. 

harflerin aralanmış

sesliler sevişiyor

sessizlere bu cümlede

sıra gelmeyecek gibi



harflerin yatışınca

belki duyarsın içinde

sessizlerin uykusuz

kaldığı o cümleyi



aşkı seslendirirken

unuttuğun mırıltı

bizi sessizliğimizden

doğru bağışlar belki



ıv.

bir ses sesini öpse

harflerin uykusuz kalır



v.

dün sabah önünden geçtim

kağıt gibiydi harflerinin yüzü

araları açılmış olmalı

bütün gece sevişmekten



vı.

mırıldandığımız şeyler

kalmayınca aramızda

ağızda söz, gövdede ter,

bir aşk bunlarla biter



vıı.

harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm!



h.e

6 Ekim 2010 Çarşamba

nar


kış büyük geliyor nara gidelim


soğudu günlerin yüzü nara gidelim

narın bir diyeceği olur da bize

açılır yazdan binbir sıcak söz

dilimiz kurudu burdan nara gidelim

narın bir evi var pek kalabalık

keşke biz de otursaydık orada

ev büyük geliyor şimdi her oda

bir ayrılık, çocuklar kapalı kutu,

bahçeler dağınık: bir salkım üzümü

paylaşırken nasıl da bağ bahçe arkadaştık,

meğer yapraklarından soymaya başlamış

bahçeyi hırsız, bağ çıplak kalmış!

narın bahçesine bir hoyrat girse

tenden önce dile yoksulluk düşer

dil üşümeden daha üzülmeden ten

açılıp saçılsın bize nara gidelim;

ev ki nar gibi içiçe bahçe

kadın aşka bahçe, deli sarmaşık

tutunup aşkına hemen nara gidelim


narın elinden kopardık şu aşkı diyelim
 
h.e

2 Ağustos 2010 Pazartesi

idiller gazeli



gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış

gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak



sen bir şehir olmalısın ya da nar

belki granada, belki eylül, belki kırmızı



gövden ruhunun yaz gecesi mi ne

çok idil, çok deniz, çok rüzgar



çocukluğun tutmuş da yine aşık olmuşsun

sanki bana, sanki ah, sanki olur a



aşk bile doldurmaz bazı aşıkların yerini

diye övgü, diye sana, diye haziran



heves uykudaysa ruh çıplak gezer

gazel bundan, keder bundan, sır bundan



gözlerin şehirden yeni ayrılmış

gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan



hadi git yeni şehirler yık kalbimize bu aşktan
 
h.e

16 Mayıs 2010 Pazar

14 Mayıs 2010 Cuma

güne not


balkonda taflanın, şimşirin, hanımelinin güneşli daveti.

h.e

11 Mayıs 2010 Salı

iki ayna


yabancılar aynaya baktığında
evin yüzü değişir, bu
beyazların ormandan
yüz bulması gibidir

yabancılar aynaya bakınca
ev yüzünüze küstü, siz
iki ayna gibiydiniz hem
birbirinin yalnızlığına bakan
hem birbirini yalnız bırakan
iki eşya gibiydiniz -eşya
yabancılardan kokrkar, sizin
aceleyle bakılsa bile
birbirini bağışlayan iki
yüzünüz vardı, yabancılar
bakınca biri kırıldı-
hanginiz

yabancılar aynaya baktıysa
bu sizin yüzünüzden, yazık
ne güzel bir hata vardı
sizin yalnızlığınızda, bir kusur
kadar bakımlıydınız, sizden başka
kimsenin kusur bulamayacağı
bir yalnızlığı kırdınız, şimdi

ayna olsam size çok kırılırdım

h.e

30 Mart 2010 Salı

güne not



kendimden yabancısını bulamadığım için

iyiyim

yerliler arasında


h.e

29 Mart 2010 Pazartesi

gövdelerin gecesi



sana tanık bulunur şehre salınmış gövde

kaldır artık şu göğsünden lekesizliği

soyunup başımız önde şehri çıkalım!



dünya beni acıtacak kadar büyükmüş, demek için

küçük yalnızlığını dünyaya bağışlayan!

bakışlara kalplere kurulmuş aynalarda

herkes öyle yalnız ki yalnızlığı bilen yok

ve insanın insana uzun cehenneminde

kendi yüzüne bakacak kadar güzel değil hiç kimse



yüzüne benzettiği maskelerden ağlayan kadın,

inceyken kara kalemlerin ezdiği bir resim gibi

kitaba düşünce kelimenin şerrinden

sevişmekten yorulunca aşktan korkuyor

hayatı başka hayatların çıplak gövdesi



gövdelerin gecesi:benzerinin yüzünde ölümü öpen

ve soyunan yalnızlık korkusuyla benzerlerine

yok çünkü, cezasını bir cezaya ekleyen gezgin

ayna tutup boynundaki ipi kıran yok

yataklar ter kokan cesetlerin buluşma yeri

gölgelerin çiftleştiği şehirde

ben kendimi sevseydim cinayetler işlerdim



ey, yüzüne bakmadan aynalar tasarlayan, sen de

rüzgârın buruşturup atılan bir kâğıt gibi

parçalanmış bir kuş gibi alnıma konmadan önce

şehir tüylerini yolup beyaz karnını paylaşmadan,

sen, aşkına olmayan şehirler aramadan

ve kanatların küllerle ağırlaşmadan



şehrin dışına çık ve tanış benimle!


h.e

3 Mart 2010 Çarşamba

2. mektup: " beni çok sev! beni çok sev! "



ruth, ruth,

on yedi gündür yoksun. mektubun yok, sesin yok.

seni sormak... kime? kime sorulursun ruth?

biliyorsun kadınlarla erkekler arasında yaşanan

mutsuzluğa da yabancıyım, mutluluğa da... çünkü

bu paylaşmayı önceden de yaşadım ve çıkarken,

insanları mutsuz kılan şeyin, ' paylaşmamak '

değil hayır, bu kadar çok şeyi ' paylaşmak'

olduğunu iyice öğrendim. ve bende yaşayan

ütopyalara bir yenisini daha ekledim:

- bir kızım olsa!


oldun işte, sevgilim, kızım.

yazdıklarımı buraya kadar okuma sabrını bir incelik

olarak gösterdiğini biliyorum, belki de şöyle geçiyor

içinden: " taşkın bir yalnızlık gördüm bu duygularda..."

bilmiyorum. bildiğimse, kimsenin kimseyi anlamamak

için anlaşmış olduğu bir dünyada yaşadığımız...

hayatın ne olup olmadığı beni artık fazlaca

ilgilendirmiyor, hayat ne olursa olsun ben kaybolmayı

istiyorum. hayatı çok sevmesem de hadi bir daha

söyleyeyim: hayatımızı çok seviyorum!

utanmayı da çok seviyorum.

hangimiz sonuna kadar 'içten' olabildik ki?

sana bu sınırı birlikte zorladığımız için tapıyorum.
küçüğüm, güvercinim, ruth,
lütfen dön artık! sen yoksun ve sesim
durmadan eskiyor. ağzımda yarım bir şarkıyla
bu kabarede ölmeme izin verme!
beni çok sev! beni çok sev!


h.e

geceye not...


gecenin gördüğü;

şiirden bir pervanedir şemin çevresinde.
h.e

2 Mart 2010 Salı

1.mektup "sen büyüye dokunmak gibisin"




ruth, sevgilim,


ben bu sayfanın adını "önsöz" koyuyorum ya,


kaygılandığını da görür gibiyim. kaygılanma sakın,


tek derdim bu rastlantıya ve sana teşekkür etmek!


ben, sana hep teşekkür etmeliyim.




ben şimdi, biraz o tutkunun verdiği acemilikle acemi


ama içten ve elyazısına sığmayacak bir yoğunluktayım.


- elyazım iyi ki kötü, güzel olsa sığınacak mazeret kalmazdı!-


sen çok güzeldin, özlemiştim, çok


seviniyordum içimde yayılan özlemine.


ben, dokunmayı seviyordum ya, şimdi


sen, büyüye dokunmak gibisin bende...


elbette hep, elbette her zaman!




bir tek şeyden çok korkarım: seni göz açıp


kapayıncaya dek görüp, ansızın yitirmekten...




seni bana çok özlet


ama sakın unutturma!


h.e

26 Şubat 2010 Cuma

senin harflerin için


I.
mırıldandığın her şeysin, sesinden öpüyorum
sessizliğine de eğiliyorum fakat neredesin
kapanınca harflerinin kapısı: adın
şiirim!
heceler gibi öpüyorum işte iki hecesin
adından başlıyorum öpmeye kırlara çıkmış
harflerinin arasından öpüyorum: ağzın
cennetim!
dilin hâlâ çocukluğun suyuyla terli
ve haylaz suyundan öpsem küskün
bir çeşmenin harflerin susuz. dilin
cehennemim

II.
mırıldan dur bana, senin üstüne harf
getirmem daha, ağız ağıza duruyor
harflerin: sevmenin birinci hâli gibi
telaşlı duruyor da ben utanıyorum
üçü bakarken birini öpmeye senin!

III.
harflerin aralanmış
sesliler sevişiyor
sessizlere bu cümlede
sıra gelmeyecek gibi

harflerin yatışınca
belki duyarsın içinde
sessizlerin uykusuz
kaldığı o cümleyi

aşkı seslendirirken
unuttuğun mırıltı
bizi sessizliğimizden
doğru bağışlar belki

IV.
bir ses sesini öpse
harflerin uykusuz kalır

V.
dün sabah önünden geçtim
kağıt gibiydi harflerinin yüzü
araları açılmış olmalı
bütün gece sevişmekten

VI.
mırıldandığımız şeyler
kalmayınca aramızda
ağızda söz, gövdede ter,
bir aşk bunlarla biter


VII.
harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm!


h.e

9 Şubat 2010 Salı

mavi


üstünde yağmurdan başka hiçbir şey yoktu
anlam olmak için yeterince çıplaktın
şiirin nasıl bir şey olması gerektiğini
hatırlatıyordu gözlerin, sana böyle inandım:
ben inanmak için şiir yazıyorum, gözlerin
cihangir'i hatırlatıyordu, hayal içinde fakir
üsküdar'dan o rüyaya baktım: maviydin
bir özletip bir geri çekiyordun denizlerini!
usul usul inandım güzelliğin hatırına yağan
yağmurun üstümüzde hakkı vardır, inandım
uzak bir mavi kızın gözlerindeki bulut
burada içimize yağacaktır, inandım, mavi
bir yağmurluğun da olsa şiirden ıslanırdın!
gövdene de böyle inandım, duruydu, şiirin
nasıl bir şey olması gerektiğini hatırlatıyordu:
öyle çıplaktın ki içinde şiirden başka
hiçbir şey yoktu, gövden neyi hatırlatıyorsa
ona inanıyorum, beni hatırılamasa da, biliyorum
bazı uzaklıkların hiç mektup beklemediğini...

bazı şiirler de bekleyemiyor yağmurun dinmesini!




h.e