30 Kasım 2010 Salı

güne not



çocukluğumun mutluluğu,sevgisi...
şimdi verdiğin bu ellerime.


(tıklayın & dinleyin)

bir mineli



bir mineli altın saat,

bir altın köstek ve madalyon

bir roza maşallah,

on iki miskal inci.



madalyonunu ve boncuğunu

ittim içeri,

gözlerimizin dibi karıştı

dağyollarının uzak dumanı gibi.



ve konsolun üstünde noksan bir gümüş kutu

keşke yalnız bunun için sevseydim seni


.c.s

çekirge bulutu



çekirge bulutu içinde

koynuma soktuğun ekin;

çalgılar ikidurur sürgün ilinde,

bir gözü mavidir bir gözü bleu.



gölgede boy atmış top fesleğen,

bir ilkokul bahçesinde görmüştüm seni,

marienbad ilkokulu, nişantaş'ta;

bir çocuk yeşil örtüyü çekiverdi.



hızla geçen otobüslerin ardında benzeşmek..

keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

c.s

post- it

keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ben sonsuz kişiydim, o kapıdan çıkarken...


elimden tutuyorsun, teklifsiz, kendiliğinden, elin kavrıyor elimi, elinde kayboluyor elim, karışmak böyle bişey mi deyip gülümsüyorum, nereye gittiğimizi hiç bilmeden yürüyorum seninle. sen kulaklarımı örtüyorsun şapkamla önümde durup, ben atkını sıkıştırıyorum boynuna. bu yıllardır yaptığımız bişeymiş gibi, adımlarım uyuyor adımlarına. kapıdan içeri girdiğimizde soru sormuyorum, diyorsun ki bu koltuk senin, koltuk biliyor bana ait olduğunu, ben biliyorum, sen biliyorsun.camın dışından bir dünya yansıyor perdelere, beni düşünerek baktığın ağaçlığın gölgesi uzuyor.bildiğim şarkılardan biri çalıyor, adını heyecandan hatırlayamadığım.. sen daha herşeye bir isim verdiğimi bilmiyorsun henüz. sabahları sana taktığım uydurma isimlerden habersiz yüzün, kulakların biliyor, onlar hergün sesime uyanıyor.
ellerimi yıkmak için gidiyorum banyoya, eşyaların sana karışmış halinden duyduğum huzuru saklayamıyorum sepetin üstünde üstünden çıkarıp öylece bıraktığın kazağına bakıp. kokluyorum havluyu, sen bu havluya yüzünü mü sürdün şimdi ve senin ellerin de bu manolyalı sabun gibi kokuyor mutlaka. şimdi ellerimizde sadece ikimize ait bir koku var, manolyalı sabun, sen ve ben değil, biz.

elime bir bardak tutuşturuyorsun,birden bunca yıl sensiz ne yaptığımdan öfkeli,yerini bilmemekten tedirgin gözlerin, gözlerin beni kendine yerleştirirken, benim yıllardır onların içinde gizli olduğumu hatırlayıveriyor. dönüp öpüyorum seni parmak uçlarımda, parmak uçlarım hiç bu kadar kutlu bir harekete yükselmedi diyorum. durmadan konuşmak, aynı anda susmak istiyorum. sanki bir ömür beraber yaşlanacakmışız gibi susup, yarın ölecekmişiz gibi, konuşmak ve sevişmek istiyorum durup bakıp kazımak istiyorum aklıma her anını, her hareketini.beynimin içinde herşey hatırlamanın ağacını büyütüyor, hatırlamanın, bilmenin, öğrenmenin sonsuz ağacını, seni. kafamızın içinde anların fotoğraflarını, o anların hislerini hatırlamak için çektiğimizi, fotoğrafların bize zamanları taşıdığını biliyorum.

sen bana bu pencerenin önünde bir çift kanat takıyorsun, karnımı öperken dudakların, üzerinde şehrin ışıkları geziyor, bütün kainat sessizleşiyor. sanki senin yaratılışının sebebi benim, ben olmasam sen bu yaşa kadar yaşamazmışsın gibi birbirini bulunca huzura kavuşuyor huzursuz ruhlarımız. aşkla, tutkuyla yeniden yaratılıyorum hergece, hergece seninle ölüp sabahları sana doğuyorum, bu benim sana aidiyetim. sabaha karşı uyuyorum, uykuya yenilen beni seyrettiğini bilerek.

ve sabah senden önce açıyorum gözlerimi, çorapsız giyip ayakkabılarımı, gözlerini öpüyorum,aldırmıyorum gözlerinden öpüşün ayrılık getirdiği efsanesine, bana hep sevgiyle aşkla tutkuyla ihtirasla ve bazen kızgınlıkla bakan gözlerini bir daha öpüyorum. ne zaman ağlasam, sakın beni gözünden düşürme dediğin anları hatırlayıp, tutuyorum yağmadan gözlerimi. seni kendime mühürlüyorum.
kapıyı kapatırken uyanıyorsun , beni bulamayınca telaşlı bir serçeye dönüşüyor yüreğin. dışarıda güneşten eser yok, alabildiğine gri, yağmur üşütüyor seni. dönüp kapıyı çalıyorum, kapının iki yanında açılmayan telefonlar ötüyor. ıslak saçlarım yüzünü ıslatırken manolyalar eziliyor aramızda...


(tıklayın & dinleyin)

29 Kasım 2010 Pazartesi

eflatun görüntüler



I.



içinde kelebeklerin ve şarabi kedilerin

dolaştığı melek yağmuru bir şehir olmalı

rüyandaki…



uykusunda üzerine kirazlar dökülen

kristal bir bahçenin gülümsemesi olmalı

bakışlarındaki…



herkese yanmayan bir lambanın kederi

alacakaranlığın mırıltısına karışır

başkasındaki…



ah ne yapsam ruhu doymuyor rüzgarın

aşk ve nehir söz dinlemiyor, eflatun bir ıslık

ağzındaki…



II.



arkadaşlığın kumsalına indim de ağzı

süt kokan bir parıltıyla buluştum

eflatun bir buğu damlıyordu alnımıza

bembeyaz omzunun gölgesinde serinledim

sepetimizde kırmızı şarap ve yakamoz

ve dal gibi gövdemizden sızıyordu denizin sesi

tülden perdesini araladık düşlerimizin

arsız ay ışığı bırakmadı peşimizi

sıcacık mavi bir çukur inliyordu arzudan

seni oracıkta öpüp pınarından içtim

ikimize de gülümsüyordu bitki ve böcekler



iştahla kımıldıyordu gökyüzü…



III.



seni görememek korkusu

eflatun bir melek biriktiriyor uykumda

o muhteşem kalbin sanki yeni bir uygarlığın sevinci

ve senin şu çok bakımlı bakire ruhun

o mavi sesin, acılara direnen ruhun

sanki gülümseyen bir aşkın dirilişi

masalların var çünkü senin el değmemiş

hiç kullanılmamış şarkıların, tütsülerin var

sevgilim hadi bana deniz taklidi yap

köpüğüne yaslanıp mavi düşlerinde kaybolmalıyım…



IV.



bir ağaç yanlış tutuyordu bir çiçeği

gecenin morunu şaraba kattım, sana geldim

gözbebeklerinde binlerce eylül ve ışık damlası

ruhuna kadar isyan ve ince bir okşayışın yaratıcı eli

kendini sıcacık tutabilen sessiz bir ilahe olmalısın

ruhumun vicdanıyla hep acemi kaldım sana

eflatun bir kıpırtıydı öteki yarım…



V.



nerenden yanıyorsan en çok orayı anlat

ve bir mor daha düşür ve bir bulut daha

göğün asma bahçelerinden gelmedin mi

küçük kelimeler meleği beklemeyi bilir

ve bahar damlar ruhundaki kumsaldan

kristal tenindeki koku ormanını salar üzerime

ve billur gibi akar yazlardan yaptığımız bu aşk

senin kardelen çocuğun olurum

mis gibi bir rüyanın eflatun gecesi

ve gecelerin sana sokulgan kedisi olurum

uslanmayan bir aşkın dumanıyla

zıplarım o fazla beyaz gövdenin parkında…

e.t

eylül

seni susuyorum, en çöl yanım bu




her bakışında bir başka kuruyorum

gölgelere ilikliyorum bedenimi

sensizliğe yanaşmıyor hiçbir bakış

her bakışta kör oluyorum.


seni solluyorum, en yaşamsal yanım bu

pencerelere sığmıyor kabaran gövdem

neden böyle taşıyorum, neden böyle taşıyorum

bunca yüklü, geçen zaman

neden böyle taşıyorum?


kabaran ve kararan yürek sana aç

dilde şiir tende istek eksik durmuyor

gölgeler bile sana muhtaç

kelimeler gibi sensiz de olmuyor!

c.k

27 Kasım 2010 Cumartesi

is it possible to be tattooed by someone’s soul?



belki de usulca yazılıyordu kader tanrıya iş bırakmadan yıldızlardan, senin kaleminle, benim sırtıma...

uyuyorsun, nefesin çarpıp dönüyor yüzüme,nefesin dingin, nefesin huzurlu... sana bakıyorum her hücresini karanlıkta çizebileceğim yüzüne, sana bakıyorum gözkapaklarım kapalı. şileplerin düdükleri duyuluyor, bir kedi yastığında esniyor,bakkalların önünde günlük süt kolileri, gazete balyaları, sabah simitleri fırında ve yine trafik rezalet cumaları... nefes alıyorum seni uyandırmaya korkarak, baktıkça sana gözlerim doluyor kalbimin gürültüsünden.

lullaby

(tıklayın & dinleyin)

26 Kasım 2010 Cuma

eski ormanlara mektup



bir mektup göndersen de açıp okumasam



ben hangisiyim; sen demekten başka

sana ulaşamayan zarf efendilerinin,

aç beni, başka pulum yok, başka mektubum

yok, yoksul olduğum söylenecek yoksa sana

annemin bir gül olarak terkettiğinden beri

beni gönderdiğin mektuplar ormanına



şehri karıştırmıyorum, yelkeni var

rüzgârı da karıştırmıyorum, seni yanlış anlarlar

kendimi karıştırıyorum, uçmaktan yanayım

ruhuna parmaklarında dolaştıran perinin

tevekkül penceresine konduğu eski ormanlarda



hangi yüzüğünden düştüm bu yolculuğa;

bilseydim, sen gönderseydin, ben o mektuba

yazılacak kadar aransaydım dilinin ormanında

açmazdım yine, yine yüzükler kazanırdın;

bana suluboya bir orman göndereceğini bile bile,

'peri ve eşek' mes'eleni yazdığım bile bile,

ormanlara dair şiirler okumak için

ayrı ve birleşik şehirler kurduğumuzu bile bile,

açmazdım bu sırlara lâyık olmayan şehri

içinden çıkacak ormana

bana orman gönderme, içinden şehir çıkar;

ben bir mektuba gönder, içinden birine

almamış gibi yaparım, vapura binmem,

yoluna inmem, ormanları sisi çökmeden önce

sonra inanırım



mektupların perileri

perilerin ormanları biriktirdiğine

yüzüklerin parmaklarda sessizce eridiğine

inanırım, eski orman tadı sinmiştir

açılmayan mektuba



gönderilse de


h.e

25 Kasım 2010 Perşembe

kumun bin derece ateşle, aşka sınanışı: raku

ateşle şekle vurduklarımızı gözyaşlarımızla soğutuyoruz, bildiğimiz için yanmadan var edemeyeceğimizi.


(tıklayın & dinleyin)


sen cihanın hazinesisin, cihan bir yarım arpaya değmez. sen cihanın temelisin, cihan senin yüzünden taptazedir. diyelim ki alemi meşale ve ışık kaplamış; çakmaksız ve taşsız olduktan sonra o, iğreti bir rüzgardan başka nedir?"




"bedenin her zerresinden bir feryat duy, bir inilti işit; çünkü sen büyük bir şehirsin; belki de bir şehir değil, binlerce şehirsin sen. her şey sensin; her şeyden öte ne varsa o da sensin; o da senden ibaret."





"murat sensin. neden oraya buraya koşuyorsun? o, sen demektir. ama sen, sakın ben deme, hep sen diye söyle. göz dürüst görürse, sen o olursun. o da sen olur."







insanların taş yüreklerinde öylesine bir ateş vardır ki perdeyi kökünden yakar. perde yandı mı, insan hızır hikayelerini de tamamen anlar. o eski aşktan gönlün içinde yeniden şekiller meydana gelir.”




"ey tanrı kitabının örneği insanoğlu. ey şahlık güzelliğinin aynası mutlu varlık. her şey sensin. alemde ne varsa senden dışarı değil. sen ne ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende."

paradise c.

(tıklayın & dinleyin)

derin uyku

yağmur yağınca ben, içimde atlar koşuyor zannederim.



*

endişelenme diye, kuruttum saçlarımı yağmurda ıslattığım... ve giydim terliklerimi, hırkamı.

tıpkı söylediğin gibi

*

famous blue raincoat

(tıklayın & dinleyin)

post - it

24 Kasım 2010 Çarşamba

23 Kasım 2010 Salı

güne not




gün ortasında, birdenbire gelen şarkılar var, tuhaf keyifli anlar, kahvenin yayılan kokusu karışırken rüzgara birden aklına düşen değil hiç çıkmayan sevgilinin kokusu kokarken hala bileklerimiz, hakkıyla yaşanması gereken hayatın içine karışıyor adımlarımız, aklımda bir yağmur, çok uzaklardan çağırıyor, gelirsen severim diyor.




(tıklayın & dinleyin)

22 Kasım 2010 Pazartesi

just like the ocean, always in love with the moon...


"tam karşımdasın; öyle ki, senden başka hiçbirşeyim olmasaydı da,
olabilirdim –
sen, yeterdin varolmam için."

ama şiiit...

sesler – siz susun : bırakın ışıklar konuşsun.


o. a



(tıklayın & dinleyin)

göğe ulaşmak mümkün müdür öyleyse? desen bana, evet, diye cevap verirdim. çünkü göğe çıkmak için merdivenin nerede olduğunu biliyorum.

“hep aynı olaylarla karşılaşıyorsun, çünkü sende hiçbir şey değişmiyor! her şey benzerini kendine çeker. cennet parçacığı cennete doğru, cehennem parçacığı cehenneme doğru yol alır”  diyordu, the school for gods kitabında...

"benim düşünceme göre aşk, ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir. bu birleşme onların en yüksek temel öğelerinde meydana gelir. beraberlik ve ayrılığın, varlıkların birleşimi ve ayrışımıyla ilgili olduğunu biliyoruz. her şekil kesinlikle kendine uygun olan şekli çağırır; onu arar, bulur. herşey misli mislinedir. aramızda karşıtların birbirlerini ittiğini benzerlerin birbirlerini çektiğini, hemcinslerin birbirleriyle uyum sağladığını bilmeyen yoktur. niçin aynı durumlar ruhlar için sözkonusu olmasın?
Allah adem'in eşinde bulacağı ısınmanın nedenini havva'nın kendisinden bir parça bulmasında kılmıştır." diyordu ibn hazım...

herkesin bir simyacısı vardı yeryüzünde bütün organlarını sırasıyla kalbe çeviren, benimkisi sensin diyordum sana.beni bir an bulamamış üşümüş, endişelenmiştin. "koskoca boşluk vardı içimde kendimi bulamadım" dedin sesin titriyordu ben seni alıp kaçmak istiyordum başka dünyalara. sahi "hayaller işitilir de" diyordu o.a, işitilir mi sahi hayaller....

"seni düşümde gördüm; sanki sen gidiyordun; vedalaşmaya kalktık ve gözyaşlarımız yağmur gibi boşandı. fakat uykum dağılınca gördüm ki sen beni kollarında tutuyordun; birden üzüntüm dağılıverdi. o zaman seni yeniden kucakladım, göğsüme bağrıma bastırdım; senin için dayanılmaz, korkunç bir ayrılıktan ödüm patlıyordu sanki."

seni içime sokmak, hapsetmek, kapatmak istiyorum dedin, zamansızlaşıyorduk gitgide, zaman mekan ve insanlar silikleşiyordu, ikimizden bambaşka bişey yapmaktı bu, ben, sen, ikimiz değil, biz. bizden bir binayı inşa ediyordun sen kelimelerinle. yazamam sen gibi diyordum, sen olmasan yazamam diyordun, "kaynak da beslenir" diyordu aruoba.

ve durdun, sen eksiğimsin dedin ay doğarken tepemize, öyle kesindi ki bu cümle bana söyleyecek tek kelime kalmamıştı. alnımı cenene dayadım, kapattım gözlerimi.
"istedim ki yüreğimi bir bıçakla yarıp açsınlar ve seni oraya yerleştirsinler, sonra da göğsümü kapatıp diksinler. böylece sen kesinlikle orada olasın; diriliş gününe kadar, başka yerde değil, orada kalasın."

oralarda biryerlerde usulca bir metalle bölünüyordun sen, ben merak ediyordum, insan bir nefesi, bir bakışı, karanlığı ve yalnızlığı, güneşi ve susuzluğu, kalp atışını bölüşüyorsa, diğerleri ne.....



*fotoğrafçının kim olduğunu bilmiyorum.hani bilen, gören varsa başım üstüne, hemen yazar koyarım.

19 Kasım 2010 Cuma

adı dua olan sevgilim




adı dua olan sevgilim

yedi rekât günah kıldım bedeninde

dizlerinde yedi zikir secdeye vardım

ihmalin uzak meleğine teninde aldandım

yapayalnızdım kendi kalabalığım içinde

tarih kadar yalnız,

aşka âşina, acıya unutkandım



er yüzlerde tavaf ettim bunca yıl kalb evini

kırk yemin kurutmuştur sanırken içimin pınarlarını

inanmadığım Allah'a

senin yüzünde inandım

adı dua olan sevgilim

yandım yandım yandım



sessizliğe borcum var birkaç kelime,

sessizliğe borcum var birkaç feryat,

sessizliğe borcum var birkaç çığlık,

sustum, yıllarca sustum kan içinde

ödeyemedim borcumu onca şiirle

adı dua olan sevgilim

yandı ruhumun gömleği

yedi deryalar içinde

aştım aştım aştım

....


m.m

18 Kasım 2010 Perşembe

kalabalıklar arasında


bir milyar kişinin içinde görüyorum gözlerini ve kederleniyorum kalabalıkların arasında... insanlar uçarak aşamıyor ve ayaklarına mahkum kalıyor diye  aşarken mesafeleri.


ben hayatta en çok seni sevdim



ben hayatta en çok seni sevdim

sen çıkıp yeldin, geldin ya yeğin

gündüzler gece oldu, geceler gündüz

güneş tabakta turunç, ay gölde tavus



kazaz inceliğiyle yontardık aşkı, biz aşkı

tek tek, tane tane, an be an

fırat kıyısında içilen mırradan acı

ve deliydi balımız

-ki en çok sevdiğini kanatır insan-



ben hayatta en çok seni öptüm

dudağım dudağına

tenin tenime değende

en güzel kırmızısı dünyanın



ben en çok sana güvendim hayatta

tuttum elini eğildim uçurumuna yüzünün

kar yağarken düşlerimize incecik

sen gibi örtmedi bir daha kimse üstümü



ben hayatta en çok sana küstüm

giderdim senden sana varırdım

sığındığım dulda yine senin kuytun



iflah olmaz martısıydım göğünün

ben tufeyli, ben evcil, ben vahşi

ne olduysam hep senden yana, sana doğru



yirmi bin gözüyle baktım kelebeğin sana

bakar gibi suya gül, uçsuz ve sonsuz

bir yavru kuş ağzıydı yüreğim ağzında

işte öyle, işte öyle, işte öyle sevdim



hayatta ben en çok seni sustum

yaşım göstermedim yağı yabana

geceler boyu eğirdiğim kınnaptın ince

ellerim kalebent, gözlerim sufi

ben seni bir büyük yemin gibi sevdim



ben hayatta en çok seni…

şimdi kim özür dileyecek kuşlardan, kim

hangi dal, hangi mavi

p.b

woman in red



kadının ince ve uzun parmakları vardı.
şehrin ve insanların dışına gidiyordu.

... ateş vurunca saçlarına
zaman dururdu, gözlerini saklar kuytulara,
alır başını giderdi...

sevişmeye, atlıkarıncalara, hüzünlere
giderdi.
işte bundan, bu yüzden,
çiy düşerdi ovalara, kaygan.
ateş tamamlardı kendini, tarih biterdi.
... kıyamet.

kadını dalga sesinden dokumuşlardı
ay ışıklı ve kumsallı.
kırılıyordu.

... sesi ağzından uzak bir yerdeydi.

kadının ince ve uzun dokunuşları vardı.
ay ışıklı ve kumsallı

b.k

let me fall

(tıklayın & dinleyin)

kuşlar



ağaç anlatabilir kendini yağmura,

hiç değilse fısıldayabilir - bunu biliyorum
kuş nasıl tarif edecek, konsa yeryüzünde av,
uçsa bir ömür boyunca vebal.
ve kimim ben, düşe kalka dolaşan
yorgun ruh, dolaşık gönül, som gurur?
ve kim, beni omzumdan öpüp o siyah
yolculuğa çağırır?

b.k

17 Kasım 2010 Çarşamba

ulak




yıldan yıla geçerken

hikayeler topladım evlerde,

çıkından çıkına doldum taşırdım

hiç bir yere sığmayan

ölüm dirim haberlerini,

çıkamadığım yokuşları

bağışlıyorum giremediğim

çıkmazları. doydum

gezdiğim caddelerde

kovandan kovana delik deşik

götürdüğüm uğultulara.

bir kül ki boşuna: ben

unutsam, kimse hatırlamaz.



belki de yenılenmelı ağaçlar.

boyalar devşirilmeli

mevsimin yapraklarından,

haşarı erguvandan.

yepyeni fırçalar alınmalı çarşıdan,

insan eliyle germeli bezi tahtaya:

herkes kendine görülmemiş

bir düş aramalı.



sen, penceremdeki suskun kadın:

hayatımda ol, kal, öl, istiyorum.

e.b



the fool

14 Kasım 2010 Pazar

13 Kasım 2010 Cumartesi

derin gürültüsüzlük



sakin olmayı öğrendim senden

duru sulara bakmayı

bir ermiş gibi pas tutmuş kapıların ardında

kendimle buluşmayı



sessiz kalmayı öğrendim senden

sevinçlerde ve büyük acılarda

yerine ulaşmayan bir mektup gibi

kendime dönmeyi



soruları cevapsız bırakmayı öğrendim senden

bir budala gururuyla dolaşmayı anılarda

yeri unutulmuş,

hiç umulmayan bir yerde bulunmuş

yanlış ağaçlarda bitmiş yapraklar gibi

yabancılaşmayı



zamanı hissetmemeyi öğrendim senden

küçük hırçınlıklarına yenilirken insanlar

sessizce girdim ve öyle çıktım içinden

ateşler içindeyken

susuzluğumda yangınları içerken



bu derin gürültüsüzlük

senden

b.a

bir aşkın başlaması


geceleri karda üşümeyen ayaklarıyla gökyüzüne bakanlar için...


bir aşkın başlaması:

ruhla yontulması sert bir ağacın



bir anahtar sessizce açar doğayı

bir la sesi başlatır fırtınayı

çeker bıçağını hırçın rüzgâr

hızla çevirir yıpranmış sayfayı:

bir aşkın başlaması



ne süzülürse içine ince bir dalın

serinlikler onu gezdirir yüreğinde

son ışığın peşinde olan yolcular

yaşamı asarlar günün ucuna

kısık bir sesle başladıkları şarkı:

bir aşkın başlaması



kendini ıssız zamanlarda yitirip

ışığın sonunu arayanlar

yağmuru sevinçle karşılarlar her zaman

bütün bildiği budur hayatı anlayanların

yırtılmış sayfanın yerine yapıştırılması:

bir aşkın başlaması



unutulan her güzellik geçmişe karışmaz

yeni güzelliklere eklenir bazısı

bu yüzden en güzeldir en son sevilen

bütün güzellikleri kendinde birleştiren

ırmakları, okyanusları, bitimsiz yağmurları

bir güz sabahı kapınıza getiren!

böyle zamanlarda güzeldir bir şarkıyla uyanması

uykunuzu titretir uzadıkça la sesi ince

kadının ayakları suya değince:

bir aşkın başlaması



ipekler altında kabaran göğüslerin tadıyla

gizine erilmiş sevişmelerin yeni zamanları

bütün bir hayatı içerecek,

o garip hışırtının böceği aranacak her köşede

anlamsız sayılacak sonra

ışıkların kırgınlıklara kırılarak yansıması...

eşyalar birbirine karışmış

mutluluk kendini mahzende unutmuş olacak,

böyle bir tablonun usulca indirilmesi duvardan:

bir aşkın başlaması



yeni şeyler ezberlemenin yanlışlığı

bilgiye sığınmak ve kutsamak katılığı

gümüş bir gemiyi getirmek diplerden

savrulan bir uçurtmayı gökte unutmak

doğayı değiştirmek temiz sulara eğilirken

gümüş bir gemiyi diriltmenin yanılsaması

zamanın akışını hızlandırmak:

bir aşkın başlaması



en sonra:

birdenbire eski yağmurları anımsamak

kırmızısincapların eskimeyen sıçrayışlarında

okyanusun esnek akışlarında

altın renkli bir balığın sırtında dalgalanmak

en eski çağların güne kavuşan hızında

yırtık albümlerin yeni resimlerle yamanması

kalbin yenilgileri kanıksaması

enginlere açılması gülümseyerek

titrek günler içinde kırışmalarla:

bir aşkın başlaması


b.a

12 Kasım 2010 Cuma

a note from the universe…


pencerenin arkasında birçok şey çullanır üstüne – ama, tek bir ışıktır onlara karşı kendini korumanı sağlayabilecek olan – tek bir aydınlık kızıltı…

o.a

kış ve kar senindir, gün, güneş, güneşsizlik de...



öyle aydınlık bir sonbahar ki


senin yaklaştığın anda yüreğimdeki kör yangın

...

k.i





11 Kasım 2010 Perşembe

dünyanın bütün sabahlarında



(tıklayın & dinleyin)

aslında başka bir şarkıydı ama inatla bu açılınca...

sabaha not



gün iyiden iyiye ışıdı artık,


tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu, berraklaştı ortalık.

sevgilim, sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire :

aydınlık, alabildiğine aydınlık...

n.h.r

when i heard at the close of the day


when i heard at the close of the day how my name had been receiv’d with plaudits in the capitol, still it was not a happy night for me that follow’d; and else, when i carous’d, or when my plans were accomplish’d, still I was not happy; but the day when i rose at dawn from the bed of perfect health, refresh’d, singing, inhaling the ripe breath of autumn, when i saw the full moon in the west grow pale and disappear in the morning light,
when i wander’d alone over the beach, and undressing, bathed, laughing with the cool waters, and saw the sun rise, and when i thought how my dear friend, my lover, was on his way coming, o then i was happy;
o then each breath tasted sweeter—and all that day my food nourish’d me more—and the beautiful day pass’d well, and the next came with equal joy—and with the next, at evening, came my friend;
and that night, while all was still, i heard the waters roll slowly continually up the shores,
i heard the hissing rustle of the liquid and sands, as directed to me, whispering, to congratulate me,
for the one I love most lay sleeping by me under the same cover in the cool night, in the stillness, in the autumn moonbeams, his face was inclined toward me, and his arm lay lightly around my breast—and that night i was happy

w.w
 
 
(tıklayın & dinleyin)

10 Kasım 2010 Çarşamba

aşk için




aşk için söylediğim her şeyi bir daha söylerim

sakin mutsuz ya da yırtıcı

herkesin ağzındaki o sonsuz acı

belki de bundandır



nasıl ayrı yaşarım inandığım şeylerden

onları elbette bir daha bir daha söylerim

usul usul ve usla birlikte akıcı

kandır



aşk isterim, aşk olsun isterim

yaşamanın sonu, ölümün başlangıcı

kıyılarda yürürüm, sindiririm kıyıları



of güçlü macun içine kat beni

kanım koyulaştırsın kırmızıyı

anadoluda bir yerden bir yere giden biri

belki bir kirazı hatırlar

bir denizi kesinlikle hatırlamaz

belki hepsini birden hatırlar da bilemez

ne zamandır



aşkolsun ne zaman

aşkolsun tiyatro geceleri

aşkolsun “bravo” sesleri

aşkolsun anadolu otobüsleri



aşkolsun bildiğim ışık

biz birden türeriz istanbulda ve heryerde

görünmez bir mutsuzluğu söyleriz

bilge kayalarla

çarpılan ebonitler

oluşturur tersliğimizi

ey canım, güzel yüzlüm

suyunda denizleri bulduğum

bilmediğim yerlerimdeki sancı

bana bir şey söyle güleyim

bir şey daha söyle

inandır



bir şey daha söyle istersen

beyaz olabilir

suya falan benzeyebilir

bir adaya benzeyebilir.

t.u



the fountain



i carry your heart with me (i carry it in

my heart) i am never without it(anywhere

i go you go,my dear; and whatever is done

by only me is your doing,my darling)

i fear

no fate (for you are my fate,my sweet) i want

no world (for beautiful you are my world,my true)

and it's you are whatever a moon has always meant

and whatever a sun will always sing is you



"here is the deepest secret nobody knows

(here is the root of the root and the bud of the bud

and the sky of the sky of a tree called life;which grows

higher than the soul can hope or mind can hide)

and this is the wonder that's keeping the stars apart "

e.c




(tıklayın & dinleyin)

* resim itü sözlük' den alınmıştır.

sana hasret, sana hayran gönlümüz



ben çocuktum, tek kanallıydı televizyonlarımız, bizim ki nordmende marka... herşeyi ordan öğrendik, magnum dizisini, beyaz gölgeyi, pazar konserlerinde çalan klasik müzikleri, kaptan cousteau... aile bağlarını öğrendik, kökleri, tarihin içinden ne geçtiğini, bermuda şeytan üçgenini, mısır pramitlerini... okulda aynı şeyden konuşmayı öğrendik...  çocukluğumuzda önce insan olmayı öğrettiler bize, o zaman ayrıldığımızı idda ettikleri konular başkaydı, bölünmezdik. bize Mustafa Kemal'in insan oluşu bazen bir fotoğrafla öğretildi, biz putlaştırmayı hiç bilmedik. on kasım dendiğinde hayat dururdu, sanki gelmiş  Mustafa Kemal, o kadar içimizde... biz okuldan, biz televizyondan onun elini tutmayı, yüzünde gülümsemesini öğrendik.
çok kanallı yayın geldi önce, hani tüm dünyanın kapıları. biz çocuklarımıza önce yaratıkları öğrettik. sonra değişen dengelerle değişti yaşamımız.
 benim kuşağım babasını kaybederdi on kasım da. elini tutanı, öğretilen doğrunun mihenk taşını, bugün sahip olduğu herşeyin akıl kapısını kaybederdi, içinde sonsuz yaşatmaya söz vererek. bugün şu anda bir kanalda yüz felci anlatılıyor.birinde çizgi film var, diğerinde kelliğe kök hücre çaresi, geri kalan doksandokuz kanalın üçünde sadece üçünde tören yayınlanıyor ve atatürk belgeselleri.diğerlerinde sadece kenarda küçücük bayraklar. 
ben çocukken, babamızı kaybettiğimizden gülmeyi yakıştıramazdık, can çıkar huy çıkmaz derler, biz böyle öğrendik. bugün on kasım ve taşınırken mozaleye Mustafa Kemal'in naaşı ağlıyorum çocukluğumdaki gibi.


sana hasret, sana hayran gönlümüz

sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin

bu gemi bu "Kara Deniz"

sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin



kurban olam yürüdüğün yollara

kara peçe, yakışmıyor kullara

uyan bak bizim hallara

sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin



bulutlar teriden, dağlar korkundan

sarhostur Mahzuni, senin kokudan

bir daha gel gel Samsun'dan

sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin


aşık mahsuni şerif


9 Kasım 2010 Salı

geceden güne not

*
ben güneşe dokundum, ellerim öyle sıcaktı.

*

kar kesti yolu


sen yoktun.

oturdum karşına dizüstü

seyrettim yüzünü

gözlerim kapalı.



gemiler geçmiyor uçaklar uçmuyor

sen yoktun.

karşında duvara dayanmıştım

konuştum konuştum konuştum

ağzımı açmadım.



sen yoktun,

ellerimle dokundum sana

ellerim yüzümdeydi.

n.h.r

üçüncü zaman


bu dünyanın tam ortasında kendi kozasında hala süren bir efsane var, geçip gidiyor yerine ait olmayan bütün gölgeler, herşey zamanında yaşanıyor, yanyana... birbirini hiç ürkütmeden.


kendine bahçe arayan ölü duvarı
kendine gece arayan bahçe
kendine kendini arayan
tuzlalar boyunca yürüdü gitti
uykunun derin atları
ot ile koru arasında bir zaman
bozgun ile lehçe arasında bir zaman
 ölüm ile ölüm  arasında
kirece bulanmış ay kendine mağrur bir zakkum seçti

acıyı  böyle bildim

kar buğdaya indi
ekinleri ısıtan yaz mızrakları ve ateş
kara kelebek. kara memleket. sisin gümüş yılanı
orman ışığını keser
ama silemez varlığını
her şiirde saklı duran güneş
içimdeki çıplak güdü

ben seni böyle bildim

derin kalıntılarını topla
ellerini kirletmeden
geçtiğin yolların
bulanık ayların suçlarını ver geriye
köklerine aktar bütün sustuklarını
geceyle gündüz arasında bir zamandı
kanına karışan,  şimdiyse çömlek zamanı

kendine kendini arayan
buraya seninle geldim

m.m

8 Kasım 2010 Pazartesi

birazdan patlayacak güneşli gökyüzüne bakarken...


birazdan patlayacak gökyüzüne bakarken okuyordum, kulağımda kulaklığım kaybolduğum müziğin içinde. birden düştüm müziğe, aşka, dansa...  hani konuşuyorduk ve merak ediyorduk, taşımak zamanı kendinle mümkün mü diye. hatırlamak için unutmak gerekiyordu, bense hep biraz seninle yaşıyordum.
usulca bıraktım kitabı elimden... komik ama ben yalnızken dans ederim, hatta çocukluğuma döner şarkı söylerim aynalarda. kendimi bir sahneye koyar içine sevdiğim herşeyi doldurur, usulca gezerim ben evrenini. ben bazen bir milyon kişi olsa içimde bir tek senin yokluğunu çekerim.

ben bazen dokunuyorum yüzüne konuşmadan, belki de herşey biraz susarak ve iç çekerek, kapatınca gözlerini, duyarak nefesinin o eşsiz tınısını. sevgilim, dans edelim mi?



if