29 Ağustos 2010 Pazar

geceye not


"unutup birden zamanı ve yeri

onunla bir günü kutluyorum coşarak

onunla bir günü kutluyoruz sanki."


bak, nasılda siliniyor insanlar... evler, şehirler... koca bir kainat siliniyor sen tutunca elimi, yeryüzü ve gökyüzü arasında yeniden kuruluyor dünyalar...

aşklar aşklar içinde, XII



yaşamış olan



1. burda kapanıyor işte

yüzünle başlayan bir med zamanı



2. taşlar demirler yosunlarız şimdi

rüzgarın denizin getirip yıktıkları



3. ey sası çağ!

"yaşamış olan ölüdür şimdi"



4. biz ki yaşadık, aşklardı kargışlardı

(gelecek'iz şimdi)

i.b

aşklar aşklar içinde, XI



iyi gül



1. gözlerini düşündüm

gözlerini, gözlerini, gözlerini



2. gördüm oradaydı hep o iyi gül

(aşkın eğdiği)



3. oradaydı sonra orada

gördüm gök bahtiyar



4. böyle gittim geldim gözlerinin gel-gitinde

kuruttum böyle bir uzak rüzgarda kendimi

i.b

aşklar aşklar içinde, X



(biz ki yaşadık, aşklardı kargışlardı)

ben ki



1. bir sürgünlüktür aşk

(sevgilim, birden böyle dedim)



2. buğulu sesin, kirpiklerin

geceme düştü durdu



3. ben ki hala eskisi kadar yaralıyım

ben ki günlerimde aşklarla büyüdüm



4. bir sürgünlüktür aşk

(bütün kitaplarda)


i.b


aşklar aşklar içinde,IX


ölümlerde aşklarda



1. sevgilim çekilen bir deniz hüznüyüz biz

(ilk batıklarla geçmiş yaşamı)



2. bizim değil, homeros'undur bu dünya

(mı diyordu ölü yorgo seferis)



3. sanki bu dünyada yaşamamışız gibi biz bu aşkı

(sanki bir anıdır o artık)



4. bunlar bir hüzne götürmek için değildir seni

(ölümlerde, aşklarda)


i.b


aşklar aşklar içinde, VIII



ben gelirdim



1. biliyor musun sen bir şiire girmek gibisin

(eflatun bir şiire)



2. ben gelirdim

(bir yağmur sesinin yanı sıra yağardı)



3. sanki çin'li bilge fuke'ydim

(gecede çan çala çala gezen)



4. gelirdim, senin kara saçların kırmızı yüzünde

(isli çıplaklığının düğümünde dönerdim)


i.b

aşklar aşklar içinde,VII



(karanlığımdabiralatgibiboynun)



sesler



1. günün eli elimizde yürüyoruz.

(saatleri, atları, kırlangıçları geçiyoruz)



2. mutsuz zamanlarda buluştuk.

(zamanı, onu unutma)



3. sesler de yaşamış mıdır?

(sözlüklere baktım geçmiyor)



4. anımsa, anımsamamak için vardır bu dünya.

(zamana bizden bir ses gelir düşer)


i.b

aşklar aşklar içinde, VI


sürgün



1. benim zamanım bir ikindi zamanıdır

(kitaplarda, akşamlarda)



2. pis bir kış geçirdim ağzından uzak

(ağzının gönderine çek beni)



3. aşklar da sürülmüş müdür

(sordumdu bir zaman)



4. bunlar senin uyandığın saatler içindir

(de ki; gelecek'tir aşk.)

i.b

aşklar aşklar içinde, V


akşamım ben



1. akşamım ben

(kirpiğinden tam öperken)



2. senin gövden yeni süren çayırlar mıdır

(eğildim öyle buldum)



3. bakardım su altındaki ovalardır göğsün

(bakardım suyun sağ eli)



4. akşamım ben.

(ağzının ipek terkisinde)

i.b

aşklar aşklar içinde,IV



(gelecek'tiraşkondanötetarihyoktur)


aşkta ve acıda



1. bu senin vaktin onu uzatıyorsun bana

(aşkta ve acıda)



2. ben ki savrula savrula yaşadım

(anla ki, bütün yaşları yaşadım)



3. şimdi sen galata'da bir sinagogdasın işte

(ve tüylü bir şeftali gibi ağzın)



4. aşklar ki deniz resimleri gibidir.

(yaşarken bilinmek ister)

i.b

aşklar aşklar içinde, III


yüz



1. sabahları gri şiirler mi yazılır

(dedim ya, bende bir ırmağın yüzüdür yüzün)



2. böyle hep yüzüne getirip bırakıyorum işte

(olur olmaz bütün sözcükleri)



3. bu ben zayıfın sen tut elinden, sen katlan ona

(onu sen götür)



4. sen ki bir çiçeğin sesisin şimdi

(ben aşkla çılgına dönmüş bir kumaşçıyım)

i.b


aşklar aşklar içinde, II


yaprak



1. nesneleri mi düşünür bilge epikuros

(pusatsız, yalın, som aşkı)



2. hem yaprak da yaşar yalnızlığı

(harlı bir aşk da)



3. de ki; böyle böyle öğrendik ama

(damımıza vuran bir akşamüstü güzelliğini)



4. hem aşk da gölge ister.

(sık sık sorgulamak için -o da- kendini)



i.b
 

aşklar aşklar içinde, I



ırmak



1. sen bir sorusun bir yaprağın sorduğu.

(biri bu , ötekisi yüzün)



2. bir ırmağa bakıyoruz bir ırmaklara çıkıyoruz.

(yüzün, kalan bir yaz gibi anlatıyor kendini)



3. dün bazı sulara eğildim, bazı aşklara

(fırtınanın içinden gelen bir ses midir şiir)



4. ben ki kapanık, solgun bir kış günüyüm.

(düşünde denizler, çan sesleri)



i.b

27 Ağustos 2010 Cuma

wake up and smell the coffee


saçımdan çıkardığın tokayı takarken
yardım etmekti sabah
ve koklamaktı
huzurla
kahveyi
çiçeklerin arasında

26 Ağustos 2010 Perşembe

adem'in yalnızlığı



tacirler eski bir pazarda

kehribar ve akik sattıklarında

kaplanların gözleri parlar.

ve parmakta taşınan renk bir kapı olur

her şeye açılan.

bir parmakta taşınan yüzük

gizlediği zehir ve istekle

sonsuzlukla tamamlanır


b.m

24 Ağustos 2010 Salı

sevgilim, bir günün




sevgilim, bir günün ortası şimdi

taşıtlar hızla gelip geçiyor, her yer kalaba...lık,

ben seni düşünüyorum bir bodrum kahvesinde

uzat bana uzat ellerini

izinli askerler görüyorum, kırıtarak yürüyen işçi kızlar

istanbul her günkü yaşantısı içinde, uğultulu,

güvercinler güneşten bir sessizliği biriktiriyor



ben seni düşünüyorum seni

hani tıpkı o ilk günlerdeki gibi

kalbim diyorum kalbim

daha dün tezgâhtan çıkmış bir su sayacı gibi

aşkı anılar besliyor düşler kadar

bu yüzden diyorum ki aşk eskidikçe aşktır

sevgi eskidikçe sevgi.



günümüz ekmeğimiz, türkümüz

çoluğumuz çocuğumuz

binalar yan yana yükselip gidiyor

vapurların ağzı köpük içinde

uzaklarda ne kapılar açılıyor

tirenin biri bir istasyona varıyor

ordan çıkıyor biri.



her şey biliyor her şey

sen biliyor musun bakalım

seni nice sevdiğimi?

üstüne titrrediğimi?



geldiğimi?

gittiğimi



hadi!
 
 
c.s

23 Ağustos 2010 Pazartesi

güne not

hazır sarmalanmışken dolunayın kollarıyla...

senindir ey sonsuz veren ne varsa hayat gibi

tutma soluğunu, genişle, öz ve kabuk senindir



ey en güzel görüntüsü çiçeklere dökülen bir çavlanın

aşkım, sonsuzum, bu dünyada ne var ne yok senindir
 
t.u

yaza girmeden yazda



yaza girmeden yazda ve ilkbaharda

suyun yattığı yatakta

kuşun çaldığı ıslıkta

elin sevgilim

elin

caddede sokakta ve hatta sonbaharda

mayısta ekimde hele ilkbaharda

pazar günü salı günü ve cuma

dağlarda kıyılarda

nerde olursa orda sevgilim

savaşta ve barışta

savaşta ve barışta

denizde ve karada

her zaman yazılır aşk şiiri

çünkü aşk yazılgandır

ve her zaman ortada

pazar perşembe cuma

ama elini tutunca

neden korkarım

bir su alır bedenimi götürür

mayısta ekimde hele sonbaharda

ey dünya kuşkusu gözleri maden sana

görkemli bir kente bakar gibi bakarım

bağışla.

t.u

22 Ağustos 2010 Pazar

pazara şarkı


 kumlu ayak parmaklarımın arasından görüyorum ufuk çizgisini, deniz sıcak, durgun, pazar gününün sakin eşlikçisi. cafedeki çocuğu kendimize benzettiğimizden beri, ne istersek dinleyebiliyoruz. kirpiklerimin arasında ışık oyunları, maviye dönüşüyor ellerim, deniz kokusu diyor ortaçgil, sen kokusu diyorum, derin derin çekerken  içimi...
üstelik yarım gün uzakta ankara, sokaklarında uslu kentliyi oynamak için...

(tıklayın&dinleyin)

seni bir tufan gibi sevdim



(martılar gelmezdi ki sizin ordan

martılar sizindi ey evlerinin önü deniz

bizde ölen kartallardan, dağlardan size haber veririz

bir bakımlık deniz, bir avuç imbat göndermediniz!)



I

seni bir çığlık gibi sevdim

uzanıp sesimin avlularına sen de her sabah

sabah... sevince bir sevgiyle gideriz

sonra durur vitrinlerden çiçekleri seyrederiz

puştluklar bizi seyreder,

biz çiçekleri...

II

seni bir kar gibi sevdim

üşüye üşüye eridim!



bak, kentleri de, dağları da bozdular

başka rüzgârlar giydirdiler kentlere

dağlara başka tüfekler

kalk,

gidelim

buralardan gidelim!

III

seni bir namlu gibi sevdim

sen tetiklerimi ezberliyordun



kıyametler koparken alnından bu kentin

geceydi... ansızın seni bir tufan gibi sevdim

bedenim alabora!


y.o

21 Ağustos 2010 Cumartesi

güne not


ne güzel senin şu elin,durup birden uzanırken, kaşımak için burnuna...


posta arabalarından söz et bana

kan var bütün kelimelerin altında

ezop'un şu lanetli dilinden söz et

kan var bütün kelimelerin altında

umulmadık bir gün olabilir bugün

aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara

bir çay söyle yağmurların kokusunda

kan var bütün kelimelerin altında

işte durup dururken şurda

bir yelpaze gibi açıldı sesin

güzün en gürültülü kanadında

göğün en ince dalında



kan var bütün kelimelerin altında

umulmadık bir gün olabilir bugün

bir çeşme gibi akabilir cumartesi

çığlığındaki sessiz harfler

dün gecenin ağırlığıdır damarlarında

ne güzel konuşur sokak satıcıları

fötr şapkalarıyla ne kalabalıktırlar

ve çiçekçi kızların göğüsleri

daha suçsuzdur kırlangıç yumurtasından

kan var bütün kelimelerin altında

yaprağını dökecek ağaç yok burda

ama ışık dökebilir olanca renklerini

sürekli iş başındadır belleğin

tanık şairler arasında

oyuncu arkadaşlar arasında



yolculuk bir kafiye arayabilir

atının kuyruğundaki düğümde



ölüm bir kafiye arayabilir

ak gömleğinde



yol bir kafiye arar ve bulur

dönemeçlerin benzerliğinde



kan var bütün kelimelerin altında

bir gül al eline söz gelimi

kan var bütün kelimelerin altında

beş dakka tut bir aynanın önünde

sonra kes o aynadan bir tutam

beyaz bir tülbent içinde

koy cebine

bütün bir ömür kokar o ayna

kan var bütün kelimelerin altında

işte o kandır senin gülüşün

sızmıştır hayatın derinlerine

siyahtır orda kırmızıdır

daldan dala atlar

sever çocuklara anlatılan masalları

ama iş savunmaya gelince

yalnız alevi savunur

ve güneşin solmaz çekirdeğini

yalnız doruklarda



umulmadık bir gün olabilir bugün

kan var bütün kelimelerin altında

c.s

kanla kirlenmiş evrak




karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında.

aşklarım, inançlarım işgal altındadır

tabutumun üstünde zar atıyorlar

cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır

toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar

denize yaklaşınca kumlar ve çakıl tasları

geçmiş günlerimi aşağılamaktadır.



karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında.

ve rüzgar buruşturuyor polis raporlarını

kadınlar fazlasıyla günaha giriyorlar

bazı solgun gömleklerin çözük düğmelerinden

çelik tırpan gibi silkiniyor çocuklar

denizin satırları arasında.

gece arsızca kükrüyor paslı beyninde şehrin

küfre yaklaştıkça inancım artıyor.



karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında

öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan

saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda

acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman

acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim.

ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın

başından başlayabilirim.



i.ö

18 Ağustos 2010 Çarşamba

güne not




sana dilsiz, dudaksız sözler söyleyeceğim

bütün kulaklardan gizli, sırlardan bahsedeceğim

bu sözleri sana, herkesin içinde söyleyeceğim

ama senden başka kimse duymayacak

kimse anlamayacak


mevlana

17 Ağustos 2010 Salı

güne not



saat 3.53...

ben bu dünyanın efendisiyim diye bağıracak kadar mutlu oldum...

üç kelimeyle

sadece üç kelime

bir cümle

...

y.

midnight in the garden of good and evil



(tıklayın&dinleyin)

“is there no way out of the mind?” diyor bir kadın, cevabı sorusunda gizli sorulara cevap verenler var bu hayatta, en çok onları kıskanıyorum. burda bir deniz kıyısında ilk kez birilerinin hiçbilmediği bir dili biliyorum ve okurken bile anlamıyor hiçkimse....

16 Ağustos 2010 Pazartesi

XIII.


Ağzımı yanaştırarak

Dedim akan suya :

Kuzeye ak, güneye ak,

Ne fark eder sonunda?

Sevgi olmayacak bulduğun.

Anlattım rüzgâra uzun uzun,

Sözlerimi aldı gitti :

Sevgi olmayacak bulduğun,

Salt kuşlar parlak dilli,

Salt bir ay, hep yolcu.

Sevgi olmayacak bulduğun:

Yok dinginlik özlemiyle

Yanan kolların, yok usun

Titreyen meleklerle,

Yok senin için ölüm korkusu.



her melek korkunçtur. ve buna karşın, ne acı

şarkım yine sizlere, ey ruhun neredeyse ölümcül kuşları,

tanısa da sizleri. nerede artık tobias’ın yaşadığı günler,

parlayanlardan birinin basit bir evin kapısında durduğu?

biraz kılık değiştirimiş yolculuğa ve artık korkunç olmadığı.

(merakla dışarıya bakan gencin karşısında bir genç)

o büyük melek, o tehlike getiren şimdi yıldızların ardından

bir adım inip de aşağılara, çıksaydı şimdi karşımıza

çarpan kalbimiz parçalardı bizi. kimsiniz sizler?



ilk kusursuz yaratıklar, hilkatin gözdeleri,

tüm yaratılanların tan kızılı dağ dorukları,

çiçekler açan tanrı varlığının çiçek tozları,

ışığın eklemleri, geçitler, merdivenler, tahtlar,

öçlerden mekanlar, sevinç kalkanları,

fırtınalı coşkun duyguların kargaşası. ve herbiri birdenbire, birer

ayna : dışarı yansıttıkları kendi güzelliklerini

geri almaktalar kendi benliklerine



ya bizler, hissederek eriyip gidiyoruz. ah,

her soluk verişte biraz daha eksiliyoruz. korlaştıkça

güçsüzleşiyor dumanımız. söyleyebilir bize biri:

evet damarlarımdaki kan olmaktasın sen, bu oda, ilkbahar

dolmakta senle… neye yarar alıkoyamaz ki bizi,

onun içinde, onu saran mekanla birlikte yok oluruz. o güzel insanlar da yokolurlar.

kim alıkoyabilir ki? durmaksızın görüntüleri

beliriyor yüzlerinde ve ayrılıyor.sabah vakti otlardan ayrılan çiğ gibi

ayrılıyor bizden bizim olan da, sıcak bir yemekten yükselen

buğu sanki. o gülümseme nerede artık? o bakışlar:

kalbin yeni, sıcak ve kaybolan dalgası-;

ne acı:varolmaktayız buna karşın.tat katmadık mı

içinde eriyip gittiğimiz evrene bizler? melekler

yalnızca benliklerinden akıp gidenleri mi

geri almaktalar, yoksa bazen yanlışlıkla

bizlerin varlığının bir parçasını da mı? yoksa bizler de

karıştık mı onların yüz ifadelerine, yüzlerindeki belirsizlik gibi

hamile kadınların? farketmiyorlar bunu girdabında

kendilerine dönüşlerinin.(nasıl farketsinler ki zaten)



sevenler anlayabilseydiler bunu, gece vakti

büyülenmişçesine söyleşebilirlerdi aralarında. çünkü herşey görünmekte

bizi gizlermişçesine. bak, ağaçlar varolmaktalar; evler ki,

barındığımız içlerinde, varolmaya devam etmekteler.yalnızca bizler

akıp gidiyoruz herşeyin önünde, solurken alıp verilen havaymışcasına.

herşey birleşmiş adeta bizleri görmezlikten gelmeye. biraz

utancıyız onların belki, biraz da dile getirilemez ümitleri.



sevenler, sizlere, birbirlerine yetenlere

soruyorum bizleri. kavrıyorsunuz birbirinizi. kanıtlarınız var mı?

bakın, bazen öyle oluyor ki, kenetli ellerim

hissediyorlar birbirlerini ya da aşınmış yüzüm

sığınmakta aralarına. bu hissettirmekte bana biraz

varlığı. fakat kim cesaret edebilir ki, bu kadarıyla varolmaya?

fakat sizler, birbirinizin coşkusunda

büyüyen, biriniz bitkin, diğerine şöyle yalvarıncaya değin:

yeter artık -; sizler ellerinizle birbirinizin

daha da zenginleşmektesiniz, bereketli bağbozumları gibi;

sizlere, güçten düşenlere, diğeriniz güçlendikçe



sizlere soruyorum bizleri. biliyorum

mutlulukla dokunuyorsunuz birbirinize, okşayışlar koruduğu için

kaybolmadığı için sizlerin, ey şefkatliler, dokunduğunuz yerler;

hissettiğiniz için dokunarak salt akışı.

böylece neredeyse sonsuzluğu vaadetmektesiniz birbirinize,

kucaklaşarak. fakat ilk bakışların

korkunçluğuna dayanabilirseniz eğer, penceredeki özleme

ve ilk birlikte yürüyüşe, bir kez olsun bahçede:

ey sevenler, sevmekte misiniz hala? sizler

birleşince dudak dudağa ve başlayınca karışmaya-: içki içkiye:

eyvah, yitirmekte kendilerini içenler bu eylemde.



hayrete düşürmüyor mu sizi, attika stellerindeki çekingenlik

insan tavırlarının? sevgi ve veda değil miydi

omuzlarda hafifçe yüklenen? sanki bizlerden

farklı bir özden yapılmışçasına. elleri hatırlayınız,

güçle dolu olmasın karşın gövdenin, yumuşakça dokunan.

kendilerine hakim olanlar biliyorlar: o kadar uzak ki bize

birbirimize böyle dokunmak; daha güçlü

dokunurlar bize tanrılar. fakat bu onların bileceği iş.



bulabilseydik keşke, saf, sınırlı, dar,

insani, bize ait verimli bir toprak parçası

ırmak ve kıyılar arasında.çünkü aşmakta bizi kendi kalbimiz

tıpkı onlar gibi.ve ona artık bakamıyoruz.

bakamıyoruz kalbimizi yatıştıran görüntülere, daha da ötesi

tanrısal gövdelere, kendi sınırlarını bulmuş.


r.



çeviren;süha erga

yıkılma sakın



sana durlanmış kelimeler getireceğim

pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler

kelimeler, bazıları tüyden bazısı demir

seni çünkü dik tutacak bilirim

kabzenin, çekicin ve divitin

tutulduğu yerden parlayan şiir.


zorlu bir kış geçirdim, seninki gibi neftî

acıktım, bitlendim, bir yerlerim sancıdı

sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin

çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı.


her sabah çarpışarak çekilirdi karanlık alnacımdan

acılar bile duymadım kof yürekler önünde

beynim her sabah devrimcinin beyniydi

ayaklarım donukladı gelgelelim

sağlığın yerinde mi?



yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor

halkın doğurgan dünyasına dalmakla

onların güneşe çarpan sesini anlamayan

dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri

seyir bile edemezken içimizdeki şenliği

yılgı yanımıza yanaşamazken

bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat

yıkılmak elin de mi?


boşuna mı sokuldu bankalara

petrol borularına kundak

kurşun işçinin böğrünü boşuna mı örseledi

varsın zındanların uğultusu vursun kulaklarımıza

yaşamak

bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.

bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere

ve inatla çevrilmiş toprağın çılgarına

yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir

ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana

öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar

sevgiyle hatırlansa bile hatta.



köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim

bütün devrimcilerin çektikleri

biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır

dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki

pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak

ama budandıkça fışkıran da bizleriz

ölüyoruz, demek ki yaşanılacak

i.ö



...


(tıklayın&dinleyin)

sonra/

s
o
n
r
a
s
ı


i.b

15 Ağustos 2010 Pazar

oltu taşı



ağzından başlamalı seni anlatmaya

çocuğum, ağzın çin ipeği, yangınlar, oltu taşı


soğuk su çeşmesi, genel grev senin ağzın

kendini ordan oraya atan aptal bir deniz


ağzın çarşıda lacivert kuşlar satan çocuk

tarla adında üç ayda bir çıkan dergi


bizim küçük ırmaklarımız seni ağzın

küçük bir sokaktan küçük bir alana inmek her gün


ağzın bursa’da zaman, çok kapalı çarşılar

eski harflerle yazılan gece


çocuklar, kuşlar, yaz günleri senin ağzın

ağzın ipek kıvamında aklımda

i.b

pazara şarkı



(tıklayın&dinleyin)

balıkçı baki



baki bakıyordu daldan

balıkçı suya battı,

balıkçıbaki daldı dibe

balıkçıbaki avladı balık,

derken baki daldı, zavallı kuş,

balıkçı çıkarken yüze

kıpraşan gümüş yükü ve

birkaç damlayla,

çünkü balıkçıbaki

beslenir yalnız gökkuşağıyla,

suda dalgalanan ışıkla:

sonra çöker ve tüketir

titreşen balıklarını

n.



düş balıkları


masmavi serinlik ve hükmü yok aradaki hiçbirşeyin
kendi dışında
.

14 Ağustos 2010 Cumartesi



ölümsüz gülüşünle başlıyorum

her güzelliğe, her sevince

bir yağmur ince ince

sürerken beni başka zamanlara



zamanla yorgun hanlara

dönüyor işte gördün herşeyim

kuru topraklar gibi dağılıyor belleğim

sınırsız bir boşluğu süre süre

yorgunum çok uzaklardan geldim

kaygılar, sıkıntılar yaşadım uzun uzun

korkuyu yakından tanıdım

ölümsüz düşmanı oldum korkunun



şimdi bakışınla bağlanıyorum

kocaman bir dünyaya umutla

bir akşam aşılmaz kaygılar

çağırırken beni sonsuzluğuma



sıcaklığın beni alıştırıyor

soğuk ve yağmurlu akşamlara

üşümüş bir kedi gibi sığınıyorum

ellerine, ayaklarına, saçlarına

a.t

güne not



o adam

kalbinin yakınında

olsun diye mi yaratılmıştı?

saate bakmak

varsın her şey sonraya kalsın


sonraya, en sonraya

sözgelimi iki bin altı yüz kırk bir mil.

bir papatya ne kadar uzağı görebilirse

o kadar yakın kalplerimiz birbirine


ölü bir denizi bile bir tartışmaya çevirdik

kayaları taş devrine göre ölçtük biçtik

kalemlerimizi kesilmiş çiçek sapları gibi attık

kapıları açarken birbirimize ağladık


(ne kadar da çok severmişiz birbirimizi

sahi ne kadar da çok severmişiz

yıllarca ,yüzyıllarca öpüştük

sigaralar tuttuk ,içkilerin en iyisini sunduk

istersen bu gece burada kal ,dedik

sağlığımızı sorduk, bir sürü ilaç adları saydık

sık sık görüşelim, olmaz mı dedik

iyi bildiğimiz ne varsa yaptık,ayrıldık

ortada her zamanki gibi bir karanfil kaldı.)



köşedeki tütüncü silaha çevirdi sigaralarını

ödemesi çok güç sigaralara

manav yarı anlamlı güldü biz geçerken

eriklerden,çileklerden,o canım kirazlardan bile utanmadan

hani o çocukluk küpesi olan kirazlardan

hani rengi içimize göre değişen: mor,mavi,pembe ,sarı

ilk defa merhaba dedi bir balıkçı


çırparaktan elindeki suyu ölgün bizlere

sigarası dudağında: merhaba!

ya peki biz ne dedik,ne dedik

yoldaki bir taşı şöyle bir kenara koyduk

yakamıza rastgele bir çiçek iliştirdik

su satılan dükkanlara baktık ,yüzümüz cam cam ışıdı

ve leylak kokuları gibi kendi kokumuza uzandık

köşeyi döndük, bütün köşeleri hızla döndük

su birikintilerinin ağaçlandığı eski bir sokağın tarihinde

şöyle yazdı:

her şey sonraya kaldı.


ey ayaklarımızın dibindeki yoksul gül

gölgesi yüreklerimizin

öfkemiz sevgiye benziyor şimdi,sevgimiz öfkeye

ve tartışmaya çevirdiğimiz deniz ölüler bırakıyor

çıplak ölüler birbirine kenetlenmiş ölüler halinde.



bir otobüse biniyoruz ,sahiden biniyor muyuz

söyle ,nerde “göğe bakma durakları”, nerde

birinin elinde gazete ve süt

gazete mi, evet gazete

bütün manşetler tutsaklığı ve yenilgiyi çağrıştırıyor

paramızı veriyoruz ,üstünü alıyoruz,bozuk paralar

cebimizde nikel

cebimizde sarılmış ölüler halinde.


her şey bir hızlı adım olmamaya

ama gün gibi taptaze bir umut gözlerimizde

saatlerimize bakıyoruz hiç yoktan

çok uzaklara bakmaktır,diyoruz, durmadan saate bakmak

yemyeşil bir su takılıyor akrebe ,bir çavlan

yüzü akide gibi parlayan bir gün takılıyor yelkovana

anılardan anılardan çoktan vazgeçtik

yaşadığımız bugün nasıl

güzelliğimiz hangi güzellik.



biliyor muyuz, hayır, bilmiyoruz da

acılarımızdan bir yaz kurduk onarıyoruz

belki bir hazırlık bu başka yazlara

yakın yazlara, uzak yazlara

çünkü her şey eskiye kaldı

anılar bile

her şey, ama her şey eskiye kaldı

vakit yok bir daha yemyeşil eylül tramvaylarına.



e.c