31 Mart 2011 Perşembe

i follow rivers


yan yana gelince sözcükler
kendi anlamlarından soyunup
bir yağmur tanesi gibi
yuvarlanıveriyorlar
kavruk otlarına sessizliğin,
ya da parlıyorlar
bir gözyaşı gibi
gencecik ayın/ inceliğini yansıtan

c.ç


"çünkü hayat bir kuşun karnı kadar sıcak,bir kuş kadar uçarı ve hafif."






(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)

çok önceydi
avucunda kararmış bir gümüşü
sulara daldıran bir kadın görmüştüm
çıplak ayaklarıyla,
atalarından söz ediyordu.
suya dönmekten
varlığını gizlemekten.

döndü suya
ve tanrıya bağışlamanın sesini bıraktı
ve hala, ıssızken yeryüzü
onun sesi
su
çöl
yalvarma

b.m

ellerini yıkar ve sizi dünya da bir söz olarak bırakır...




(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)

orada çölü bekliyor zaman
topuk sesleri ve ağlama
yırtılmış herşey
herşey razı kapanmaya

b.m

30 Mart 2011 Çarşamba

i think it's strange you never knew



fade into you

(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)


''hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür; bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam: "bu köprüyü geçip bana gelir misin?"işte o anda artık istemeyiverirsin; sorumu tekrarlasam, öylece suskun kalırsın. o andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer; bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. ama o küçücük köprüyü düşündüğünde, sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın''

i.y.

"bak, dinle beni, sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim...ve hiç bir zaman huzur ya da mutluluk vadetmedim. sana ancak bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. sana sunduğum tek gerçeklik savaşım. ve sağlıklı olmak, gücünün yettiği kadarıyla, bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir. ben yalan şeyler vadetmem hiç. kusursuz, güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır... üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur!"

j.g

"dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!... niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?"
s.a

29 Mart 2011 Salı

if you want a taste of madness you'll have to wait in line



(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)


‎kaç dolanışta ulaşır sarmaşık, çiçek açacağı yere...



(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)
buradayım:
genişliyorum.

uzanıyor dallarım berrak havaya
yeşil, titreşimli, dingin, dolu
dalıyor köklerim karanlık toprağa
koyu gizemli, serin, güçlü.

burdayım:
yükseliyorum.

oysa burdaydım-
kuruyordum.
...
buradaydım:
çürüyordum.
...
buradaydım:
yitiyordum.

ama buradayım:
dayandım

baharın serin esintilerine
arındırıcı sağnaklara
ılık ışıklara dek -
ki bir tomurcuk birikip içimde
patladı en uç dalımın en ucunda
açtı yapraklarını, uzayarak güneşe
yayıldı, dolarak gökyüzüne.

buradaydım:
canlandım.
buradayım:
yeşeriyorum.
...


o.a

28 Mart 2011 Pazartesi

geceye not

of your silent reverie



(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)

yağmurlu naif gece, kiremitlere düşen damlaların sesinden başka ne duyuluyorsa. yağmur damlasının kaderinde  düşmek  var diğerleriyle oysa iki ileri bir geri, yarım sağa ve bükülürken, ay bize bir yakın bir uzak. ya seviyoruz ya nefret ediyoruz, deniz içimize bir yakın bir uzak... gözyaşları dökülür gibi gözümden, hayır değil belki gülen dudaklarımızdır bu çıtırtı. unutmayalım diye hayal kurmayı, bir uyanılmayası düşler öte yanda uyanamadığımız kabuslar. ellerime bakınca bir suyu tutuyorum bir  ateşi. cebimde hakedilmiş hüzünler, kalbim bir durup bir atarken, yarın bir yakın bir uzak yağmurlu günlerin şarkısı buluyor beni, tutup çekip götürüyor, güneşli günlere adanan şarkılar kulağımda ama  uzak. herşey çekip iterken mıknatısın bir kırmızı ucu bir mavi ucu, dönüyor havada rüzgar gülleri. gel diyor hayat, kal diyor ölüm. ipin bir o ucu, bir öbür.  medcezirindeyiz yaşadığımız günlerin.

27 Mart 2011 Pazar

sanat, içinde geleceği barındıran bir silahtır - noviembre



"-tiyatro üzerine yazılmış bir eser okuyorum efendim. çok, çok güzel bir söz gördüm. diyor ki, -sahnede bir tabanca görüldü mü, o mutlaka patlamalıdır- "

geceye not/i'm a whisper in water




...

benim ruhum nehirler kadar derin!

kızıl kısraklar gibi üstümden geçeceksin!



arı bir sessizlik duruyor

şiddetimizin armaları arasındaki uzaklıkta

gövdenin demir çekirdeği

kalkan teninin altında

sana okunaksız bana saydam giz

içindeki uğultunun izini sürüyorum

bir açıklığa taşıyorum ele vermez yerlerini

harabeler diriliyor

heykeller tamamlanıyor

kendi kehanetinden büyülenmiş gözlerimin önünde

başka çağlara gidip geliyoruz

aşk tanrısı için

seviştiğimiz ve uyuduğumuz sahillerde

aşkın kaplan ve yılan düğümüyle

m.m



26 Mart 2011 Cumartesi

bir virgül uğruna ölünebilecek bir dünya düşlüyorum*




bu mektup,  dostum, çok uzun olacak. yazmaktan pek hoşlanmam. sözlerin düşünceye ihanet ettiğini çok yerde okudum, ama bana öyle geliyor ki yazılı sözler düşnceye daha da çok ihanet ediyor. üstüste iki çeviriden sonra bir metinden geriye ne kaldığını bilirsiniz. yazmak, bin çeşit ifade tarzında devamlı seçim yapmak demektir... sizden ricam ( sizden hala rica edebileceğim tek şey)bana çok şeye malolacak bu satırların hiçbirin atlamamanız. herne kadar yaşamak zorsa da, hayatını açıklamaya çalışmak çok daha zahmetli.
...bu mektup bir açıklama. bir savunma halini almasını istemem. onaylanmayı dileyecek kadar çılgın değilim; kabul görmeyi bile talep etmiyorum: bu çok büyük bir talep. sadece anlaşılmayı arzu ediyorum...

...haz çok kısa sürer, müzik sadece bir anlığına yükseltip daha hüzünlü bir halde yere bırakır, fakat uyku bir telafidir. bizi terk ettiğinde bile, yeniden acı çekmeye başlamamız birkaç saniye sürer; ve uykuya her dalışımızda, kendimizi bir dostun kollarına teslim ettiğimiz hissine kapılırız. vefasız bir dost olduğunu biliyorum, bütün diğer dostlar gibi; çok mutsuz olduğumuzda o da bizi terk eder. ama er ya da geç, belki farklı bir isimle geri geleceğini ve sonunda onun kollarında dinleneceğimizi biliriz. rüyasız olduğunda mükemmeldir; denilebilir ki; uyku her akşam bizi hayattan uyandırır.

...hayat, monique, olası bütün tanımlardan daha karmaşıktır; basite indirgenmiş her imge, kaba olma riskini taşır her zaman. şairlerin kesin terimlerden kaçınmasını onayladığımı da sanmayın, onlar sadece düşlerini bilirler; şairlerin düşlerinde hakikat payı çoktur, fakat hayat bu düşlerden ibaret değildir. hayat şiirden daha fazla bir şeydir; fizyolojiden daha fazla bir şeydir, o kadar uzun zaman inandığım ahlaktan da. hayat bunların hepsidir ve çok daha fazlasıdır: hayat, hayattır. tek servetimiz ve tek lanetimiz. "

"kelimeleri o kadar çok kişi kullanıyor ki monique, artık kimseye uygun düşmüyorlar; bilimsel bir terim bir hayatı nasıl açıklayabilir? bir olayı bile açıklamaz; ona işaret eder. hep aynı şekilde işaret eder, halbuki farklı hayatlarda birbirine tıpatıp benzeyen iki olay yoktur, aynı hayatın içinde bile yoktur. ..."

ve tam o anda ellerimi gördüm... kurtarıcı ellerim bana gidişin kapısını açıyorlar.
 
kitap " sizden olabildiğince alçakgönüllülükle af diliyorum, sizi terk ettiğim için değil, bu kadar uzun süre kaldığım için" der ve biter.
 
m.y

ağır ağır düşen yapraklar gibi anımsatır bana yaşadığımızdan, ne zaman karıştırsam*



(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)

çocukluğumuzdaki gibi, binince atlı karıncaya, saçlarımız uçuşurdu ve umursamazdık terleyen avuçiçlerimizi. fırtına kuşu avcısı, baterist ve karınca bakıcısı üç çocuk, atlayınca doru atlarımıza, rüzgar bile  yakalayamazdı bizi... gözden öylece kaybolur bir dahaki yağmura kadar dönmezdik.

*behçet aysan,albümdeki yırtık resim

25 Mart 2011 Cuma

müzik ve rüzgar, insanı oradan oraya gezdiren iki çok yalın güç...




(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)

öyle bir şarkı ki, bellekte kalmaz da, alabildiğine içe akıtılmış gözyaşları gibi, yavaş yavaş kana karışır ve yüreğin en derin yerine oturur kalır. öylesine şarkılar ki, bunlara şarkı denmez, suskunluğun en uç noktasında fısıl fısıl gözyaşlarıdır bunlar, gizliden gizliye yüreğe dalan yarı-saydam yaşlar…”

t.

23 Mart 2011 Çarşamba

emotional landscapes



bir söz söyledim ve sen öldün.

sustum ve sen öldün.

bir şey yaptım ve sen öldün.

hiçbir şey yapmadım sen yine öldün.

seyrettim ve sen öldün.

düşündüm ve sen öldün.

isyan ettim ve sen öldün.



sen ölmeden, sen ölürken ve sen öldükten sonra.

sordum, neden?

bu akılsızlığın hiç bir akıllı yanıtı yok.

çünkü gerçek herkesten önce öldü. bundan ki ölüm nedeninin hiçbir önemi yok.



öldüğün için;

“sen haklıydın ben haksız.”

dedim ve ben öldüm.

şimdi ben de haklıyım. artık eşitiz, artık kardeşiz ve artık özgürüz.



peki mutlu muyuz? mutluysak neden hala ölüyoruz? mutlu değilsek neden hala savaşıyoruz?

ortak akıl asgari deliliğimizin ortak paydasında buluşmak.

gerçeğin/doğrunun olmadığı bir kaosta, deliliğin de aklın da hiçbir anlamı yoktur.


a.

geceye not

y me miro en el espejo despacito




(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)

insanın düşe kalka kendinden kaçtığı anlar var, kendi sesimden kaçıp şarkılara sığınıyorum.
geldim, yazdım, gürültüler de bitmişti, siren sesleri de ve nasılsa uykuya dalmıştı martılar. uzakta çok uzakta bir baykuşun ağlaması belli belirsiz işitiliyordu,kahvenin soğurken çıkardığı ses, bilgisayarın fanı, parmaklarımın altında sıcaklığı, saçlarımı topladığım gri toka... ne çok şey yaşadım ben...

"the words are as leaves, old brown leaves in the spring time
blowing they know not whither, seaking a song."

p.


geceye yağmur inerdi işte böyle sicim gibi, ipince... giderek


...

22 Mart 2011 Salı

hyperballad


son sürat dinlenmesi gereken bir şarkı bu, hani durdurulamayan bir rüzgarda delice sarsılıyormuş gibi


belki çıkar yollardan biri de bu: gözlerine

bakmak sessizce, bir kıyıda uzaktan

yaklaşan bir gemiyi bekler gibi, elinden

tutmak o sıcaklığı ve yürümek,

yürümek zamanı düşünmeden bastığın

çakıl taşlarının hışırtısında. hep

söylerdin eskiden, biraz zaman tanısak belleğe,

güzel bir unutuluşa dönüşür, derdin

bütün o top sesleri, toz duman, akşam

bataryada geçirdiğin karanlık nöbet saatleri.



sana unutulmuş bir çardağın altında

galibarda renkli bir mürekkeple yazıyorum

yeniden depreşen bir sevincin ötesinden.



çocuklar büyüdüler, uzaklara gittiler,

senin, benim yanlışlarımızın ne yararı

olabilir onlara? Belki onlar da

öğrenecekler umarsız sözcüklerle

eskiyen anılarının dehlizlerinden

kurtulup savrulmayı.

sorma sakın - bilmek yasak, derdin,

kim bilebilir yazgının bizi nereye

sürükleyeceğini.



o unutulmuş çardağın altında yazıyorum sana,

aydınlık gölgesinde asmanın.

günler sayılı.
 
c.ç

dream



(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)


it's not enough, just a touch

it's not enough, just a touch




21 Mart 2011 Pazartesi

aynı masalları dinlemelerine rağmen, ötekiler hiç böyle birşey yaşamadılar...



kendi tuhaflığına yenik herşey, elimde bende de olan bir kitabı okuyorum, bu kitabevinde milyon tane kitap var oysa;

"hürriyet kötü bir kavram olric.

öyle , anlattıkları gibi özlenecek bir ortam değil.

bu hürriyet ,

…kulağıma kötü şeyler fısıldıyor olric.

duymak istemiyorum…"

diyor. yukardaki şarkı çalıyor, bir öncekinin etkisinden çıkamamıştım oysa, aklımdan bambaşka bir şarkının sözleri geçiyor, sözler birbirine karışıyor.  gülüyorum, hayır komik değil ama, şu kitap, şu hava , şu grilik, soğuğa rağmen değişmeyen dalga boyu, ellerimi koklayıp başlarını uzatan köpekler beni mutlu ediyor. birgün seni müjganla tanıştırmalıyım olric, hiçbirşey olmasa susarsınız birlikte...

kendi duvarımın arkasındaydı,gördüm,sakindi ova...



yakınında değilim öfkenin

ve uzağında da değilim rastlantının

kısa ânındayım

ve sonsuzluğun da ardında

ah! öfke için geç vakitteyim

çölden çıkmak gerek bunun için,

atları denize sürmek...


oysa kimseden çıkartmadım öfkemi

saçlarımı uzatmak için kimseye

söz vermedim

kimseye yakın değilim inan

susmaktayım, uzağında değilim unutmanın

ah! öfke için geç vakitteyim

durup dururken bir yerde

karşıma çıkan rastlantıdayım

hafızasındayım eski bahçenin

sarhoş asmaların biriktirdiği

boğazımı yakan acı bir imgedeyim

güneşi anımsamada,

ve orada durmakta

ama orada kaybolmaktayım

ah!öfke için geç,

çok geç öfke için

durgun gölü bulandırmak gerek...


gölde unuttuklarımızı rahatsız etmek!

oysa gölün hafızası var

ve o anımsar içinde unutulanı

ve çürüyüp kendine dahil olanı

ah! öfke için geç

çok geç artık sahrada unutulan gökyüzü için
 
 
ben seni çoğalttım

ben seni çoğalttım

sırlarım azaldı böylece
 
b.k

siyah beyaz bir günmüş, tıpkı bugün gibi,gökyüzü alabildiğine gri...





kırık bir panjur çağırınca rüzgara...



ben çok eski bir fotoğrafta duruyorum.

yüzüm o fotoğrafta bile eski bir fotoğrafa benziyor.

karmaşık bir mitoloji, sarmaşık bir tempo

tam o anda durmuş fotoğrafa;

hâlâ duruyor.


bir büyük yangında donakalan bir an:

köprüsü yok bir köprü ayağı,

kederle yerinde duran.

suyu çekilmiş bir çukur çeşme

bir vakit sebil, ve

bir devrinde gülmüş sonra yıkık eski bir şehir
 
beş kadın bir de yeşile yakın bir sepya:

biri yanındakine ömrünü veriyor,

üçüncüde boynunu sola çeken bir keder

öylece duruyor.dördüncü ha var ha yok bir hayal.

beşinciye çok eski bir yağmur vuruyor
 
siyah beyaz bir günmüş,

fotoğrafın derininde bir gümüş nehir,

donan andan dışarı, bir tek o, yürüyor.

b.k

20 Mart 2011 Pazar

souvenirs d'un autre monde


geceydi, soğuktu, gölgelerdi demeden sokaktayım... üç adım atsam içinde kaybolacağım sis çağırıyor beni, yönüm değişiyor, beklendiğimi bilerek... gözlerim nemleniyor, en yakın ay diyor gazete haberleri... oysa üç adım ötede hayat, kimseyi beklemeyen hızıyla akarken soğuğun sızısı iliklerime işliyor, baharla kandırdıklarımızı soğukta öldürüyoruz. eldivensiz ellerim yok, oysa tutmak isterdim geceyi ellerimin arasında.
bir kadını kadın yapan biraz da elleridir diyor şiir, göğünde sağnağı olmayan bir kadın, bir gergefe parmak düşürebilir mi hiç? kollarımı doluyorum kendime, rüzgar ipek bir parşömen gibi kesiyor yüzümü en incesinden, parmaklarım paltomun uçlarından tutuyor... ben arıyorum, oysa tutmak isterdim geceyi ellerim arasında, en çok da bugün isterdim ve hiç olmadığım kadar kaybolmak bu dünyadan...  kulağımdan düşüyor kulaklığım, müzik hala içimde, sailing on the wind diyor, ayakkabılarımın ucu tuzlu sulara teslim. kef olmak isterdim bu sularda, takılmak bir balıkçının ağına ve fırtınaya yakalanmak, okyanusun dibinde uyanabilmek için yıldızlara ve dönmek bir balinanın sırtında, elimde balıklardan bir fener, incinin berraklığı bulaşmış... bitiyor şarkı, düşlerim bitmeden ve yenilmeden sise zaman. bambaşka bir şarkı fısıldıyor sözlerimi, hani içimi bunca insan ve şarkı okumayı nasıl becerdi...
 i'm on the outside looking inside... diye fısıldıyorum , is there anybody out there?  gece sağır, gece kör, gece öylece gece, kışın bizden hala alacağı var... burnun tam ucunda kurtarmaya çalışıyor biri, kıyıya bağlanmış ceviz kabuğundan teknesini, itfayenin kırmızı ışıkları gri siste renk değiştiriyor. cumartesinin çığlıkları, kornaları karışıyor hayata...  yağmur tekrar başlıyor, aynı kitabın devamı düşüyor aklıma, bankın oturduğum yerinde sırtım üşüyor...

karanlıkta yolunu şaşırmış yağmurlar gibi birbirine sarılan

sırasını şaşırmış ölüler
bilmediğimiz masalların
ormanlarında karşımıza çıkar yol sorarlardı
aynı ağaca dolanmış kolları
çözen zaman
ve gereğinden fazla şeylerin yandığı
ilk yangınlar
ilk hatıra defterleri
ilk boğazlı kazaklar
ilk asklar
yağmurların ölülere
ölülerin yangınlara
benzediği bir mevsim
geldiğinde unutula yazdı
şimdi bir şiirde dile gelme tutkusundan
başka hiçbirşey
kımıldatmaz onları
lav altında söndükleri yerden
kimi zaman işte böyle bir şiirin içinden geçerler
kimi zaman bir başkasının gözlerinden

yes, i  fear tomorrow i'll be crying diye bitiyor şarkı, itfaiye sirenlerinde duyamadığım ama bildiğim  her sözcük içimden akıyor.  içimin sızısını alıyorum yüzümden, oysa  istesende durduramazsın göğüs kafesimdeki fırtınayı,  saçlarımı düzeltiyorum paltomun yakasını, ellerimi saklıyorum ceplerime,  kızarmış yanaklarımı alıp itiyorum ağır kapıyı,sıcak hava yüzüme vuruyor kısılmış gözlerimle gülerken, saçlarım ıslak... duyuyorum seslerini, elime tutuşturulan kadehte parlıyor şarap, kapatmayı unuttuğum bir şarkı seslerin ıssızlığında çalıyor, kimseyi umursamadan. a book of bluesy saturdays, i have to chose...
kadehi elimde çevirirken yükselen sesi duyuyorum twelve moon diyorum, nasılda değişiyor ruhumuz şarkılarla, gizlenmiş bir hüzünden akan nehirler gibi kaçıyorum.
çok değil üç beş saat sonra yanlızca camlarda ağıracak gün, sürecek içimizin gecesi, yüreğimizi bulutlandıran şiirlerde bir kaybolacağız, bir var. rüzgar ve yağmur yine dövecek camları,değişecek şarkılar. hayat diyecekler adına biryerlerde, biz gülerken..

18 Mart 2011 Cuma

suydum ben, geçiyordum*


nouvele vague,red velvet lines the black box, diyordu ki şarkı kesildi yerine başlayanla zamanda yolculuk yapan y., bir cuma akşam üstünü de geceye böyle uğurladı. perşembeden cumaya gider gibi....


dizlerinde kalırsın bir akşam vakti

soluklarına uğrarsın, kısılmış gözlerine

geçersin geçersin geçersin

gökteki tek yıldızdan üşüyerek.



görüyorsun değil mi

ne kadar inceldi kent

neredeyse şuracıktan

ansızın bir kent daha görünecek.



bak işte, duyuyor musun

öpüldün bırakıldın sanki

bir değil iki türlü senin de soluğun.



e.c

*ilhan berk

ikikırksekiz...


now pull up a chair and sit on the floor

one fine day in the middle of the night,

two dead boys got up to fight;

back to back they faced each other,

drew their swords and shot each other.

uyandım.. 2.48... yemin edebilirdim çatıdaki tıkırtılara, fareler diyebilirsiniz ama modern binaların kaderinde bu yok. uyandım 2.48di. rüzgar sadece esintiydi, mart' a rağmen sıcaktı, camı araladım, karşı binanın hala ışıkları açık. 2.48 uyandım ve yemin ederim kırmızı şaraptan değildi, yağmur camlarda dağıldı. evren kendini sıcak, ılık bir yağmura, sokakta koşuşturan olmamış ruhlara bıraktı, ben gözlerimi kapadım. aynı anda pek çok şeye yenik beynimle. sokakta olmayı istedim, gölgelerin arasında kaybolmayı, sonra korktuğum kadar korkmamayı istedim ve bunu söyleyebilmeyi.. çok ani oldu birdenbire, bir kedi korkunç sesler çıkararak ve ondan daha korkunç gölgesiyle çöpten çıkıp diğerine tısladı. gölgeler, fısıltılar,  ışıklara kanan martıların çığlıkları, şileplerin sesi, sokak köpeklerinin havlamaları. kalktım, dolabı açıp soğuk su şişesine uzandım, kış mevsimi içiminin kaynamasında önemini yitirmişti. içimdeki küçük çocuk birden çocuk sesiyle hatırladı, saat ikikırksekizdi ve yemin ederim beynim konuşmuyordu benimle.

"as i was going up the stair/ i saw a man who wasn’t there /
  he wasn’t there again today /oh, how i wish he’d go away...



parmak uçlarıma basarak odaya koştum, kapıyı sertçe kapattım. örtünün altına döndüm, gözlerimi kapadım, bir ses bir fısıltı, sabahın ışıkları görülmemişken kuşların şarkısı.

"i watched from the corner of the big round table,

the only eyewitness to facts of my fable;

but if you doubt my lies are true,

just ask the blind man, he saw it too."

17 Mart 2011 Perşembe

...


tam da böyle bir sabah, güneş perdelere oyun arkadaşı, camların arkasında filizlenen bir dünya...
kırılan ışıklarda ten, kırılmayan ses, yansımalarda... vişne reçeli eriyor, kızarmış ekmek diliminde, kahve kokusu karışıyor mutfağa...


geceye not

15 Mart 2011 Salı

güne not



(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)

.
geç vakitte koru yolundaki çıtırtılara, gölgelere,vakitsiz açan dallara ve  düşüncelere...
.

hiç unutmam bir gün geç vakit

tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı

büyüme saati bir ormanın

şöyle iyice dinlesem sanırım artık

bütün ormanları büyürken duyarım

i.b

yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından




(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)

yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından
bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen
geçtiği yeri
yavaş yavaş çıktım içimden. dokundum
yavaş yavaş acıya, kuvarsa, şiire
yavaş yavaş tarttım suyu, anladım nedir ağırlık
kokular
coğrafya
eğildim sonra gövdeyi tanıdım ve düzenini
gördüm sessizliğin dümdüzlüğünü
gördüm, yinelemedir hiçbir şey
böyle yavaş yavaş geçtim insandan insana
insanlaştırdım yavaş yavaş dışımı
böyle karıştım kalabalıklara
kalabalıklaştım böylece

i.b

14 Mart 2011 Pazartesi

mineli gecelerde



mineli gecelerde gezintiye çıkarsan

aşkın ak aydınlığını unutma

asmabahçelere gönlünce uzan

bir hevenk yıldız topla gök deryasından



mineli gecelerde balkondaki yasemini

göğsüne konuk etmeyi unutma

ve sakın alnını öpme taç yaprakların

göz saygısı buğulandırır sevgiyi



mineli gecelerde engine açılırsan

üşürsün alevli anıları ıslatma

hüznün ürperir ay ışıdıkça

pan’ın kıyıları kavuran soluğundan



mineli gecelerde tedirgindir bahçen

aşıların susuzluktan çatlayabilir

gözlerin dudak kesilir sessizlikten

köklerin yapraklarınla sevişir



bir çiçeği dünyalar kadar sevdiğinde

‘geyikli gece’ gülümser camlardan

annedir çocukluğun arka bahçesi

avlusunda telli duvaklı zaman



gündüzlerin ayrılıklar söylencesi

mineli gecelerde hep yarındır yaşanan

h.c



geceye not



(tıklayınca açılır bir şarkı)

* dinlediği şarkıyı nette bulamayan y.

oysa,

dönmek herşey dururken

aslında bilmek

herkes uyurken

karşımda, çok yakında

yıldızlar var aslında…

diyecekti, bu gece ...

dün dağlarda dolaştım evde yoktum




güneş cebimde bir bulut peydahladı. taş, kördür diye yazdım. ölüm, geleceksiz.
şeylerin yalnız adı var. ve: 'ad evdir.' (kim söyledi bunu?) dün dağlarda dolaştım,evde yoktum. bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. buydu bizim kendine sonsuz olanı duyduğumuz. nesneler ki zamanda vardır. terziler çıracısı hermüsül heramise'nin pöstekisi her bahar ayaklanırdı. yağmur yağmamazlık edemez. taş,düşmemezlik.
ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. otların canı sıkılmaz. kurşunkalem
kendini ağaç sanır. ufuk, hüthüt kuşu. seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya.
onun için başka bir son yok. bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! sonsuzluk dediğimiz budur.nerden başlasam yine oraya geliyorum. ben gidiyorum. ölüme, o büyük tümceye, çalışacağım.
dün dağlarda dolaştım evde yoktum.



ağaçlardan arkadaşlarım oldu
adlarla doldurdum sessizliği. şeyleri kodladım. gökyüzünün, ağaçların çocukluğunu bilirim. ağaçlardan arkadaşlarım oldu. hala da var. samanyolunu anlamadım. sayıları da. ( sayılar daha bulunmamış gibi davranıyorlardı. ) yalnız sekizle (5+3) içli dışlı oldum. ( kim olmamıştır ki? ) biraz da sıfırla. ( sıfırın bulunması kolay olmamıştır. ) üç için çok kötü şeyler söylenmiştir. niçin? bilmem. bilmek sayıdır. bir biri tanıdım. bir ile düşünülmüyor. bazı sayılar suçlu doğmuştur. bir, bunlardan biridir. anlamadan sevdim taşları. çakıltaşının adıyla biçimi arasında hiçbir ilişki kurulamamıştır. oltu taşının geçmişini bulamadım. olsun. gizem güzel şeydir. kimi sessiz harfleri sökemedim. ( harfin tini sessiz harflerde gezer. kızılderililer bilir bunu. ) kuşlarla gittim geldim. kuşlar sayıları bilmez, yusufçuk hariç. doğu'da atların düş görmediğini anladım. ( homeros'ta atlar ağlar. )
yürürken gördüm dağları. dağlar yürürken düşünüyorlardı. tanımak usu durduruyor. 'dünya bizimdir' diye konuşuyorlardı sümüklüböcekler. anladım diyemem. anlamadım da. sümüklüböcekleri okumalı.
sen ırmaklardan söz ederken konuşuyor ırmaklar, otlar gözle­rinde. zaman bir izdüşümdür. bir yerlere yaz bunu. tinin dışarıya penceresi olmadığı doğru değildir. isa’nın hayaleti hala dünya­nın üzerinde dolaşıyor. (yalnız soruyorum. sormak için yazar insan.) gençliğini bilmeyen sabah tökezler. gül ki adıyla vardır. taş adını yüzü bulununca aldı. (duvarcıların avcunda taş bunun için döner durur.)
ben senin gözlerine dönmek istiyorum.
sonra da…
sonra diye bir şey yoktur. tarih dışıdır, sonra.


i.b

13 Mart 2011 Pazar

gecene not





ay kana kana batıyor


eşkiyalar gecenin yangınını izliyorlar uzakta

kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir otobüsteyim

...

bir de yine sevgili çocuk


biliyorsun kişi tutkularıyla

yalnızlığını adlandırıyor o kadar

...

ey şiir arayıcısı ey esrik kişi


şu son dönemecini de aşınca gecenin

doğacak gün artık gündüze ilişkin değil

bu ağartı ancak yürekle karşılanabilir

bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil

tutsaksan ellerin sıvışır gider zincirlerinden

ve balyozla vursalar mısralarına

soylu bir demir sesi yükselir

soylu büyük ve mavi bir demir sesi

ellerim gece yatısına çağrılmış

ve

telaşsız görünmeye çalışan bir kafka gibi

yüzüm giyotine abone

c.s

12 Mart 2011 Cumartesi

yaşam devingen bir nehir işte, ışıtıyor sizi


sabahın  erken saatlerinde birden uyandım, güneş perdelerin arasında nasılda istekli, hayatla içimizi ısıtmaya...henüz kelebeklerin mevsimi değil, erik ağaçlarının çiçeklerini de görmedik ama nedense birşey var bu havada , yaklaşan nisan belli ki...

geceye not




(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)


...

bazan gri-mavi bulutların içinden

sessizliği yararak bir jet uçağı geçiyor

bu basit gibi görünen gerçeklik imajı birçok şeyi

bütün sözcüklerin ötesinde

birden açıklıyor sanki

bunu bilmek bana yetiyor.

l.m

11 Mart 2011 Cuma

dans adımları atarak dans yuvarlağının dışına çıkmak



( tıklayınca açılır youtubê'nin kapısı)

tuhaf bir tesadüfle az önce kırılan çerçeve arasında gülümseyen, ilk topuklu ayakkabım, ilk fönlü saçım, ilk gerçek manada makyajım, uçuşan gece elbisem ve umutlu gözlerimle kırılan camların arasından kendime bakan kendime...


sonsuza dek daha küçük kadrajlara bölünerek

ilerleyen bir aynanın kendi sabit merkezine

doğru yaptığı iç yolculukta geride bıraktığı

tek şey

bir jet uçağının sesi

cihar-ı yek

çocukken çizilen renkli patates mühürleri gibi

ah evet şimdi o çocukluğun ay-ışıklı gecelerinde

olduğu gibi dantel yapraklı selvi ağaçlarının

serin nefti yapraklarına gözümüz takıldığında

zeytin ağaçlarının sesini duyar gibi olduğumuz

yani onlar cırcır böceklerinin eşliğinde

serin akşam şarkılarına başladığında

akşam sefaları gecenin getireceği

binbir kötülükten ürkerek eve yani

kendilerine doğru bir yolculuğa çıktıklarında

arazöz geçtikten sonra

dış kapı önlerine su döküldüğünde

kurabiyeleri bir an evvel karabilmek için

büyük bir ciddiyet ve sabırsızlıkla

ev ödevlerine oturulduğunda

bir taşra gelini duvağı ile birlikte

motosikletin arkasına oturtulduğunda

sevgilim

will you come stepping out with me?

l.m

güne not





( tıklayınca ulaşılıyor söylenen şarkıya, kimbilir yolculuk nereye)

hiç kımıldamazken hissedilen bu olabilir mi, neden bu kadar durağan hayatı hissediyorum içimde, hani belgeseller vardır, bir böceğin yürüyüşü, bir aslanın avlanışı, uykuya dalması fillerin, ve günün geceye dönmesi. hızlandırılmadan ve kesilmeden kesintisiz bir yayın gibi seyrediyorum hayatı. hergün yeni baştan, mutluluğun ve mutsuzluğun anlık olduğunun hesabının yapmadan, derler ya, yaşıyoruz işte. birinin bir tek kişinin daha, tül perdeleri açmadan arkasında durduğunda benimle aynı hissiyatı taşıdığını bilsem, birtek kişinin daha  tül perdelerle sıkı sıkıya sardığımız evlerimizin dışındakiler hakkında aynı şeyi düşündüğünü bilsem oh diyeceğim, oh be normalmiş herşey.  geçen gün babamla  tam da harbiyede, bana yavaş sür öğütlerinin üstünden atlaya atlaya dinlerken  kalabalığa bakıp söylediklerini düşünüyorum, sahiden bu şehir sığınağımız mı, silmek için yüzlerimizi ve varlığımız bilinmesin diye. var olmak, bilinmek ihtiyaç mı, yoksa ne zaman yanlızlığımızdan sıkıldığımızda ben burdayım demek için kullandığımız bir araç mı... tek bildiğim evet, kalbim atıyor, bu beni yaşar kılar mı...



"suyun altındayım

ve

kalbimin atışları yüzeyde daireler çiziyor..."

m.p

10 Mart 2011 Perşembe

*bazıları susmayı aldılar, kimileri "evet" demeyi, avunup yansılamayı...



hoyrattır bu akşamüstüler daima.

gün saltanatıyla gitti mi bir defa

yalnızlığımızla doldurup her yeri

bir renk çığlığı içinde bahçemizden,

bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan

lavanta çiçeği kokan kederleri;

hoyrattır bu akşamüstüler daima.


tutmayacaksın öfkeni derdi nergis hanım, bir şekilde karışmalı hayata öfken, bir şekilde terketmeli bedenini. söylemedikçe, söyleyemedikçe, sustukların... gerçeğin, acı tadı ters tutulmuş bıçaklar gibidir, avuç içlerin kesilir. çocuk aklımla anlamış gibi kafamı sallardım, zaten söylediği de ben değildim.  yine de sustum, bilmenin lanetini taşıyarak sustum. önce bir dostun mailine, sonra müziğe karıştı aklımdakiler, volver, ya sonra, pagan poetry, oceania , empty derken... tıpkı şiirdeki gibi manyaklaştı duygular. ömrümde hiç ama hiç çıplak ayak yürümemiştim karda, parmakuçlarımız ellerimizde midir sadece, sevgilimizin dudaklarının dokunduğu... az önce kahveyle sarhoş olurken, ılık bir suya sokmak ister gibi eğilip çıkardım çoraplarımı... kedilerin dışarı çıkmasını engelleyen sinekliğin kilidini aşırdım...  kulağımda devrilen dağ yolları gibi sözcüklerim, ya sonra... terasın rüzgarı, soluğumu beyaza çevirirken, üstelik kar hala yağarken, bir adım attım dışarı...  sonrasında bir adım daha... bütün öfkemi kar tanelerinde dağıttım . sonra yağmura dönüştü kar. yağmur her seferinde sen demekti bu coğrafyada.ben şarkı söylüyordum yağmur içime sızıyordu kar tanelerine dönüşürken...

söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir


kağıtlarda yarım bırakılmış şiir;

insan, yağmur kokan bir sabaha karşı

hatırlar bir gün bir camı açtığını...

uykuları cânanla uyumak gibi insana bağışlanmış bir hüzzam beste vardır...



prensesin uykusu

(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)

yatağa yürürken açıyorum pencereyi, sadece yağan kar değil,rüzgarla havalanan çoktan ölmüş olan kar... ah,  hep o duygu, şimdi birilerinin salladığı kar küresinde bir figür olma hali. istanbul poyraz, iyot kokuları kar'a teslim, usulca itilirken kapı, gözlerim kapanıyor. bir kedi, hep aynı harekete aşina, dolanıp yatağın öbür tarafına, usulca kıvrılıyor, karnımın içine.  bembeyaz aydınlık bir sabaha uyanıyor gözlerim, çiçek açmış ağaçlarda hamile kadınların telaşı. istanbulun kar ayazında pembe düş çiçekleri havalanıyor.  rüyalarım karla kaplanıp baharla çoğalıyor. sabahları hala değişilmiyor, uykunda seni seyretmiş gözlere açmak gözlerini. ve görmek kirpiklerin arasında, sabahı, aşkı, yaşamı...

sen beni beklerken hiç uyumadın mı?
hiç...
keşke kapatsaydın gözlerini, prensesin uykusunda.
sana pespembe bir kar gösterecektim.

9 Mart 2011 Çarşamba

şimdi dönüp baktın mı durgun ve karanlık denize?


ne
re
den
iz
imiz

yak
mak

nasıl da dingin ve aydınlık  günler getirdiğine....

bak.

defterimin üstünde bir begonya çiçeği var
incecik ay gökte bir ak izin peşinden  koşar
soğuk pencerem karanlık ama buğusuz, temiz
sanki yüreğimin içinde akan sıcaklık, kar.

o.a

8 Mart 2011 Salı

geceye not




(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)

yaşamın, sana, bilmediğin anlamadığın bir dilde;

yabancı, tanımadığın bir üslupta, şarkı söyleyen biri gibi gelecek:

söylenen şarkı seninle ilgiliymiş, senden söz ediyormuş, sana söyleniyormuş gibi bir duygu duyacaksın hep;

ama hep de, bilmediğin, anlayamadığın bir dilde, sana yabancı, tanımadığın bir üslupta olacak duyduğun...


o.a

 

"can you hear me major tom?"

6 Mart 2011 Pazar

iki sestiler duyulmayan, sevgiyle yalnızlık...




geyiğin boynunu tuttuğum zaman elimde kalan pas lekesi

ya da böyle birşey seni anlamaya çalışmak.

seni sevdiğim zaman kadife tüylü bir geyik ormanda su içiyor

yada yeşil kadife tüylü bir su akıyor boynuzlarımızın arasından.

l.m






ben'in bana selamı var


kıpırtısızım, gece müzikler ve kitaplar arasında...



doğuya bakan yüzünle bak bana ve kalbimin bir porselen gibi olduğunu


hiç unutma

çocuk gibi olduğumu söylemiştin zaten.

çocuk gibi yazdıgımı biliyorum bu kitapta

kırmızı mürekkeple boyanmış bir çocuk başı uyuyor kalbimde.

fosforlu gözleri açıklanamayan şeylerin merkezi gibi.

tıpkı bunun gibi açıklanamayan şeylerin merkezi olsun isterdim bu

kitap;

hiç kumru olamamış bir çocuk izini bırakırken onun üstünde;

ararken bir kumru oluş halini...

l.m



5 Mart 2011 Cumartesi

y - faktörü




o bana suda birşey aramakta
yardım etti. yaşamımdaki
saklanmış şey bulundu.
bir inci kolye dizdim
kadın olmanın anlamını düşündüm.
onun için elinde çam dalı
tutan bir gelin olmak isterdim.
yok aşk değil,uyuşmak,anlaşmak
bütün o boktan şeyler değil.
yok yok aşk değil, aşk hiç değil.


onun bir sözcüğüyle yaşamımda
yer alan herşeyi çöpe atmak isterdim.
gelgelim aşk değil bu, aşk hiç değil.
bir şey arayan bir kadının aradığı şeyle
karşılaştığında kendine iskambillerden
kurduğu bir hayatın yıkılması gibi
bir şey bu. doppler etkisi...


ona yaklaşarak yok oldum
yaşamımdaki y-faktörü yok oldu.
yok aşk değil bu, aşk hiç değil

beta ışınına dönüşmek belki
ama aşk değil
hep böyle kaybederek mi
galip oluyor o?
hep böyle umarsızca
kendini silerek?
hiçbir şey beklemediği için mi
benden, ben herşeyimi vermek
istiyorum ona?
yoksa benden daha çok
üzülmesi mi eski yaralarıma?
ama kaldı mı böyle kişiler şimdi,
ben mi yapıyorum kafamda yanılmasa?
tende kalan bir parıltı belki
aradığım şeyi bulduğumda
karşıma çıkan eter
hep o aradığım gizemli pürlük –
tadzio-
nasıl tanımam onu karşıma
çıkarıldığında
nasıl asetonlamam beynimi
nasıl çam yeşili bir eter ve etera
gözlerini hep ayak uçlarına
dikip durduğunda

belki tadzio da değil o
belki başka bir şey
gizli tutulması gereken bir şey
ama nasıl nasıl tanımam onu
karşıma çıkarıldığında.

enerjiye bağlanınca
raslantılar derin bir anlam
kazanıyor: esrarengiz peru
yazmalarının 9 sezgisinden
ikincisi söylüyor bunu.
gözlerimi kapadığımda
nasıl bir sitar ve eter ve etera
yok yok aşk değil bu, aşk hiç değil

saf olana duyulan çılgın bir tutku bu
kuğu sürülerine duyduğum özlem
yüreğime eldiven gibi

geçen birşey
eskiden önemsediğim ne varsa
şiirim, dostlarım hatta gururum
hepsi iskambil kağıtları gibi
yıkılıyor
ve belki de ben ilk kez aşık oluyorum.


l.m

geceye not



(tıklayınca açılır youtube'nin kapısı)


sanki hiç kimselerin kullanmadığı  bir gece kalmış bana.