30 Haziran 2009 Salı

...

kendime çok ağırım,önce dün ,sonra bugün.sanki biri beni bir uykuya yatırmış da ,ne olduğunu hiç anlamamışım.bütün gerçeklik duygumu kaybettim neticede,hangisi gerçekti, hangisi değil.ben neredeydim de bunlar olmuş,susmuştum.ben neredeydim,neden günün kararan bir saatinde ,hayatımın muhasebesini yapıyordum.bu saatte ,şimdi.o kadar ömür yaşadım,kendimi anlatmaktan ,anlaşılmaktan aciz kaldım.sanki bir zaman makinasında yaşadığım yıllardan buraya düştüm ve beni hiçkimse anlayamıyor ,sanki bilinmeyen bir dili konuşuyorum ama beni anlamadıklarını farkedemiyorum. şimdi kozama geri dönmek ,kendime yeni bir ben giysisi dikmek ,bahçe kapımı sonsuza dek kapatmak istiyorum,olmuyor,olmuyor.

*sen ölümümdün
seni tutabildim
herşeyi yitirirken.

bana doğru gelen kim!




"bana doğru gelen kim?"ya da

şimdiki zamanda

bir mobil,birinci tekil şahıs


dökülmüş bedenim kimyasına pirincin, yokedilerek kalsiyumun büyüsü yazgım belirlenmiş. her an, hoş geldin diyorum bana doğru gelene, dalgalanan duygularımla. sarkıyorum tavandan (bir tavan varmışçasına) yeryüzünün (varolduğunu umarak) renklerini bilmeme karşın - lal rengi, çivit mavisi ve sarı - ve onların yalanlamalarını - tutku, dinginlik ve ölüm - kendimle işaretliyorum yanı, yöreyi - bir aşağı bir yukarı, bir yukarı bir aşağı, sağ sol, sağ sol. yönlerin bulanıklığında bir sorumluluk bu! uluma geri tepiliyor böylece, bana doğru gelene karşı! bir iskeletler zinciri tutuyor beni havada, uzay konusunda bir unutkanlık yüklemeye ve devindiğim cılız önlemleri yıkmaya çalışarak. soğukkanlı bir çaba! ben, kusursuz bir porte olmayı yeğlerdim, oysa. işte şuracıkta, özlüyorum sol anahtarımı ve notalarımı. umursamam, nereye dağılırlarsa dağılsınlar, daha sonra... şimdilik, hava akımının istencine boyun eğmişim, sinekler ırzına geçerken uzantılarımın, sürdürüyorum dansımı bu dikey tabut içre, günden geceye, geceden güne, ben tümünü ezip geçinceye ve


"bana doğru giden kim?" in yatay bilgisine ulaşıncaya dek!


n.m

an

Patience means self-suffering.

anywhere but here
m.b

It's better to be unhappy alone than unhappy with someone.
m.m

29 Haziran 2009 Pazartesi

...

but that's not the shape of my heart
that's not the shape, the shape of my heart

27 Haziran 2009 Cumartesi

periler ölürken özür diler

ayak izlerimizde ölüp erimiş peri pelerinleri
periler birbirine düşman, pelerinler birbirine küs

sana bugün bir mektup yazdım:
en çok
en çok güllerden sözettim

saydam renksiz tutkun güllerden

bir gül olmak korkusundan

nedenini hatırlamıyorum ama ağladım‘canım..’ diye başlanılıp

vazgeçilmiş bir sürü kağıt parçası

ruh parçası

aşk parçası

buğu parçası

haz parçası

vazgeçilmiş bir sürü kağıt parçası


her ihtimale karşı kurşun kalemle yazılan

ayrılık mektuplarını rüzgar taşır


sen istesen gitmezsin

sen bunu bana yapmazsın


karanlığı aralık bıraksan içeri peri sızar

sıkı sıkı kapatsan karanlığı

ben sende mahsur kalırım

sevişirken yüzüne düşen gözyaşım

eski bir falcının sihirli küresi

tut onu avucunda ve bana oku geleceğimi:

serüvenler, aradenizler, araırmaklar, aşkla alevlenmiş günler mi?


aşktan bana her mevsim çığ düşüyor

kalbim aşka değil düştüğünde dar bir kuyuya düşüyor

içinde kuğuların öpüştüğü bilinen öldürülmüş bir kuyuya


yüzün yüzüme şüphesiz bir gizli geçitti

saramadığım, beni saramayan bir fırtınaydı dizginsiz yüreğin gitti!

bütün çocukluğumu çalıp da gitti.


bir film adıydı değil mi: ‘herkes seni seviyorum der’

ve bir şarkı adıydı:

‘bütün aşklar tatlı başlar’‘şimdi uzaklardasın gönül hicran…’

hayati önemi olan acılardan başka ne kattık

birbirimizin yüreğine sevgilim: ‘gittiğin bu gidiş bence ölümden beter……’


yok bir köyde ilk korku öğretmeniydim

dersimin adı: ölmek istemiyorum psikolojisi

öğrencilerimse: toprak ve ruh, eylem ve sis-o kızlar arka sokaklarda yakışıklı oğlanların çirkin kalplerine yakın

kendimle savaşır ve ağlardım


bir gazeteydim:

köşe yazarım: hüzün, magazin ekim: umut


sen istesen gitmezsin sen bana bunu yapmazsın


kalbim göremeyeceğin bir köşede açan

bir yenik çiçek

kalbin ulu orta açmış bir sahte çiçek


oysa söz vermiştik

seninle birlikte kurtaracaktık rapunzel’i

ilk biz uyandıracaktık uyuyan güzeli ilk biz

kırmızı başlıklı kız için kurtla dövüşecektik

pamuk prenses’in cam tabutu başında en çok ağlayan biz olacaktık

(bugün ağlama!)

hansel ve gratel’e biz ormanda arkadaş olacaktık

sen masallar severdin beni bir masala inandıracaktın

sabahlara kadar kızmabirader de oynayacaktık


çok uzak artık

çok uzak

çok uzak artık

çok uzak


çok geç olacak yarın. yarın çok geç olacak.

çok geç olacak yarın. yarın çok olacak geç.

yok olacak.


insan karanlıkta koklamamalı bir gülü

kör olabilir tutkusundan


bilsen öyle seviyorum ki seni

bir tavşanın ürkek kaldırıp başını dağda

yağan yağmuru seyretmesi gibi;


ah sevgilim

bu masalın sonuna kan yazdın:

ovdun ve okşadın beni

çıktı içimdeki cin;

ondan ölümümü diledin.


mayıstı.


seni o yüzden bağışladım!

ben en çok mayısta su içerim

ben en çok mayısta başımı öne eğerim

içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar

avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı mayısta öğrendim ben

ve teraslarda Leonard Cohen dinlemek en çok mayısa yakışırdı

tiril tiril bembeyaz bir giysiyle

rüzgarda ayakların çıplak

kolların saracak gibi mayısta ölüp dirilen tüm çiçekleri

öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak

durmak

durmak


sevgilim periler ölürken özür diler

sevgilim..


kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi

bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi

eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan

tamTam yaza girecekken

yazın omzuna yüzünü dayayacakken

çekip giden

ayaklarının altından o son sığınak terası da

acılarının velihatı Leonard Cohen de

çekip gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir

yani.. anlıyor musun..

mayıstı..


seni o yüzden bağışladım!


bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan

biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz

ne güzel çocukluktu

büyük çocukluktu yaptık işte

ne yapalım, iki ömür odamıza hapsediliriz,

cezamızı çekeriz, kulaklarımızdan değil yüreklerimizden çeker

öğretirler bize

yetişkinler gibi sevimsizce aşık olmayı, ama


sevgilim periler ölürken özür diler


sevgilim..

hatırla, sana bileklerimi, sana dizlerimi

sana topuklarımı sundum

hatırla senin gözlerin çokulusluydu

ve usluydu gözlerin


bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum

bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan

telaşlanır, ağlar

adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin

talanım!

artanım!

eksik kalanım!

yarım kalanım!


nasıl yedirdim ihanetini kendime

o ev hisle sen mayıstın ben mayıstım

her şey ama her şey elele mayıstı

seni o yüzden bağışladım!


uzanıp topraktan çıkardın beni

tozumu sildin, hohladın, parlattın

ovdun ve okşadın beni

çıktı içimdeki cin;

ondan-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-

affını diledin.


mayıstı.

mecburdum.

seni o yüzden bağışladım!

ah sevgilim

nihayet

oyun biter ve yırtılır kapanırken perde


cin düşmüş dolunaylarda ben peri

şan, sen gü

lyabani.


sevgilim

periler ölürken özür diler


kimi aşklar bitmesi için yaşanır

sen bunları hiç önemseme

git gülümse başkalarına

beni burkulmuş bırak

beni ısırılmış

beni emilmiş


sevgilim söylesene

seni ne ağlatır

sevgilim

söylesene

söz kalbine dokunabilmek için

daha hangi biçime bürünsün

sevgilim ağlarsan kalbin olduğuna inanacağım

söyle seni ne ağlatır


söylesene seni ben niçin bağışladım


yani bir ayrılık sonrası suçlamaları

iade edilen buz tutmuş armağanlar

iade edilen öpüşmeler, sevişmeler

çok özlediğin birinin ölümünü duymak gibi aniden

çekip giden bir sevgili

çekip giden bir düş

çekip giden bir sıfır

sana uzatılan

ilk sahte çiçeğin peşinden

koşarak giden sen

ihanet bir kent adı mıdır sandın sevgilim


senden sonraydı

gökyüzüne teslim oluyordu ayışığı

ah senin zarif parmaklarına dolanmış kuğular,

ve kalbi delik bir melek sabahlıyordu

yeryüzünde

ümit:kurugül! ümit:aksigül!


biliyorum kavgada bile söylenmez bu söz ama söyleyeceğim:

seniseviyorum


bir insan ne sır verebilirdi ki gölgesine

dağlar dağlarına dürüsttür

dağlar sularına alev içercesine dokunurdu

dağlar dağlarına bir kez bağlandı mı

kendi doruklarından mahşeri vurgunlar yerdi

dumanıyla

isiyle,

dermanıyla

iniyle,

inlenen ismime nakış gibi işlenen yazık fermanıyla

kapına dayanan tanrı misafiri sevdam

aşkımla belalanan dağım!

dağlara adak adamış bir toprağın yangınıyım ben de!


bakma!

kumumda tuz var

bu dağ kanayacak

aşkında ihanet var

kalbim dağlanacak

kızma korkma kaçma acıma ağlama utanma unutma

ama sakın unutma Seniseviyorum


ama senin kulağına eğilip

dağ diye fısıldayan bu dudak

ya elinden ya ayağından

ya eteğinden ya alnından

öfkelenme: öpmeyecek,

mutlaka çok isteyecek öpmeyi fakat

öpmeyecek, sen istemedikçe.

sadece bir hayalet nehir gibi fışkırıp

dört nala kan olup akacak göğsüne

öfkelenme: senin değil

ölü bir meleğin göğsüne


sevgilim ağlarsan

göz yaşların hatırlayacak

sen ne çok şeyi unutmuşsun

sevgilim


söylesene

külün de yanışının ardından ne kalır geriye

bu kez ağla sevgilim

ağla ki benzeyesin o yitik benzersizliğine


1-hala benden söz ediyor musun?

2-unutmak ne mümkün

3-biliyorum

4-orada olacak mısın?

5-korkarım ki başka şansım yok.vücudumu dolaşan tenim bunu söylüyor.

ağrıyorum. her şeyi yitirmişim meğer, bütün eski fotoğrafları attım.

6-hissettim bir yerlere fırlatıldığımı

Orada olacak mısın?


bu mektubu yırt at.

sen istemezsen gitmezsin.

sen bana bunu yapmazsın.

biliyorum.

beni hatırlatacak ne varsa yırt at.

kalbini ve tenini ve dudaklarını…


sevgilim periler ölürken özür diler

sevgilim.


(özür dilerim)


k.i

mum-bülent ortaçgil

seb-i yelda


"hayatıma nasıl bir zamanda girdiysen ,nasıl özel bir zamana denk geldiysen anlayamadığım biçimde içime fresk gibi kazındın, seni oradan çıkarmak için benim bütün varlığımı yok etmek gerekecek."
a.a

26 Haziran 2009 Cuma

masal


kulağımda içten bir müzik çalıyor,balkonda rüzgar esiyor,kollarımı iki yana açıp,bu duygunun peşinde kaybolmak istiyorum.aklımın ,kalbimin fırtınasına karşı koymadan ,durup kendimi kaybetmek istiyorum.gittiği coğrafyanın kaderiyle değişen yelda'dan ne farkım var benim.içimize çıktığımız yolculuklarda ,tuhaf denkliklerle ,bize ait olanı alıp,aslında ne olduğumuzu keşfederken,kendimizde olup bize ait olmayanları da bırakmıyor muyuz.yargının keskin bıçağı hepimiz için ağır ve hayatta bizim dışımızda karar verenlerde var,bu kararın bir ucu bize de dokunuyorken,sorgusuz olmaya cesaret edenler var,tıpkı bizim gibi.

hepimiz aynı mutluluğu aramıyor muyuz aslında,zıtlıklarımızı birleştirecek ,huzursuzluklarımızı dindirecek ,daima sadık kalacak,hayran olacağımız,bizi zekasıyla alt edecek birini aramıyor muyuz?şaşırmak ,sonsuz gülmek,şüpheyle kıvranırken yatıştırılmak istemiyor muyuz?en çok yaşamak istediğimiz şey mantıksızca sevilmek değil mi. kendime bakınca şaşırıyorum,hayatın içinde bunca şey varken ,en basit ,en ilkel duygumuza yenik hale düşüşüme
inanamıyorum. dahası karşı koymaya çalıştıkça ,bir tür sarmaşık gibi beni içine çeken duygunun beni esir almasını ,hep bu esarette yaşatmasını istiyorum.aynı anda aynı duyguları istemeli ,aynı şeyle kavrulmaya yenik düşmeliyiz,mutluluk ancak böyle mümkün olabiliyor.aynı anda yaşanamayanların ,istenmeyenlerin yarattığı huzursuzluğun önüne aşk bile geçemez.o yüzden aşkın havada öpüşme çabası olduğuna inancım,o yüzden taş duvarlara güvencim.nihayetin de;

"bende bir masal istiyorum,bütün gerçekleri önemsiz kılan bir masal...bir masaldan daha az şey yaşamaya razı değilim."


ve var biliyorum!

24 Haziran 2009 Çarşamba

50

.
.
aşkın sismografını bağlayın
çılgınlaştı duygular
güneş manyak bir adama dönüştü
.
.
l.m

what a perfect world!


kayıp ruhların tanrısı, tanrılar içinde kaybolup gitmiş olan sen, duy sesimi:bizleri, deli ve gezgin ruhları gözeten aziz kader, duy sesimi:kusursuz bir soyun ortasında duruyorum,
en kusurlu olan ben, ki eksiğim çoktur.bir insanlık karmaşası, yolunu şaşırmış nesneler bulutu olan ben, sonlanmış dünyalar arasında gezer dururum - kusursuz insanlar arasında,
ki yasaları sağlam, asayiş berkemaldir.
ki onların düşünceleri münasip, rüyaları muntazamdır. hayalleri defterde kayıtlıdır. onların erdemi, ey tanrı, ölçüdür, günahları biçilidir. erdeme veya günaha uğramayıp da alacakaranlıkta dolanan sayısız şeyin bile defterde kaydı tutulur, saklanır. burada, günler ve geceler mevsimlere ayrılır ve şaşmaz kesinlikle yönetilir.
yemenin, içmenin, uykunun, örtünmenin ve daha sonra tasalanmanın, hepsinin belli bir zamanı vardır. çalışmak, oynamak, meşk'etmek, raks'etmek ve sonra uzanmak, bunların da zamanı bellidir. filancayı düşünmek, falancayı derinden hissetmek, sonra düşünmeyi ve hissetmeyi kesmek, bunların da zamanı ayrıdır. filanca yıldızın falanca ufkunda yükselmesinden anlaşılır. komşular güler yüzle aldatılır. zerafetle hediyeler bahşedilir. övgü de ve sövgü de ihtiyatlı olunur; tek bir kelime bile yeter bir ruhu yıkmaya, bedeni tutuşturup kül etmek için bir nefes yeter. günün sonunda, bütün bu işler yapılıp bitince, eller güzelce yıkanır. sevmek, önceden kurulmuş bir düzene uyar. hoşça vakit geçirmenin usulü bellidir. tanrılara tapınmanın adabı vardır, iblislerin tuzağı maharetle savuşturulur. sonra bunların hepsi unutulur gider, bellek bütünüyle saf dışı kalmış gibi. hoşlanmanin gerekçesi olmalıdır, ince elenip sık dokunur. mutluluk tatlı tatlı yudumlanır, acılara asaletle katlanılır. sonra bardak boşaltılır, ertesi günün getirecekleri yeniden doldurabilsin diye.
bütün bu şeyler, ey tanrı, basiretle yoğrulur, kararlılıkla doğrulur, selametle büyütülür, yasalar marifetiyle düzenlenir, akıl ile yönlendirilir, sonra da -yine önceden belirlenmiş usule gore- katl' ve defnedilir. bunların insan ruhu icindeki sessiz kabirleri bile işaretli, numaralıdır.burası kusursuz bir dünyadır, tastamam mükemmel bir dünya. aşkın mucizelerle dolu olduğu bir dünya, tanrı'nın bahçesindeki en olgun meyve, kainatin temeli.


fakat, benim burada ne işim var, ey tanrı?


emeline varamamış tutkunun yemyeşil tohumu olan ben, ne batıya ne de doğuya koşmayan deli fırtına, yanmış kül olmuş bir gezegenin şaşkın parcası olan ben?
duy sesimi, ey kayıp ruhların tanrısı, tanrılar içinde kaybolup gitmiş olan sen!

cevap ver: neden buradayım?!

h.c

23 Haziran 2009 Salı

sessiz eller

love game


"ermiş"

almitra konuştu,

“bize sevgiden bahset”

ve o müthiş sesiyle konuştu,

sevgi sizi çağırınca onu takip edin,

yolları sarp ve dik olsa da

ve kanatları açıldığında bırakın kendinizi

telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da

ve sizinle konuştuğunda ona inanın

kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,

sesi tüm hayallerinizi darmadağan etse de

çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer

sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de

en yükseklere uzanıp, güneşle titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,

köklerinize de inecek ve onları saracaktır, toprağa tutunmaya çalıştıklarında

mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker, çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;

kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler

bembeyaz olana kadar öğütür sizi; esnekleşene kadar yoğurur;

ve tanrı’nın ilahi sofrasına ekmek olasınız diye, sizi kendi kutsal ateşine savurur

sevgi bütün bunları, kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar

ve bu biliş, hayatın kalbinin bir cüzzünü yaratır

ancak korkunun kıskacında, salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsınız.

o zaman örtün çıplaklığınızı, ve sevginin harman yerine adım atın

adım atın, kahkahaların tümünün olmadığı,

sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,

ve ağlayın ama tüm gözyaşlarınızla değil

sevgi hiçbirşey sunmaz, sadece kendisini

hiçbirşey kabul etmez kendinde olandan gayrı

sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de

çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir tümüyle

sevdiğinizde “tanrı benim kalbimde” yerine,

şöyle diyin,

“ben kalbindeyim tanrı’nın”

ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,

çünkü sevgi, yolunu kendi çizer, sizi değer bulduğunda

sevgi birşey istemez tamamlanmaktan başka

fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,

bırakın bunlar sizinde arzularınız olsun

erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali

şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip,

kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,

ve kanamak, yine de istek ve çoşkuyla

şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,

ve bir sevgi gününe daha teşekkürle uzanmak

sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,

akşamın çöküşüyle de eve huzurla dönmek

ve uyumak kalbinde sevgiliye bir dua,

ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla...



h.c

22 Haziran 2009 Pazartesi

think


Bir gün bir zenci
eliyle bir yıldız tuttu
daha büyük değildi
anlaşılmamaktan.
e.e.c

yazılı yapılan sözlü



yanıtsız kalabilir mi ten

iyi niyetle sorulmuş bir soruyken aşk



sorusuz kalabilir mi aşk

kötü niyetle sunulmuş bir yanıtken ten



cevap veriyorum:

ten nedir aşk varken? !



k.i

21 Haziran 2009 Pazar

"ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek"

sen beni öpersen belki de ben fransız olurum

şehre inerim bir sinema yağmura çalar

otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür

dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.


-senegalliler dahil değil

sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır

çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi

o vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin

hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin


-yoksa seni rahatsız mı ettim?


sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur

ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek

elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim

elbette gayet rasyoneldir attan atlamak


-freud diye bir şey yoktur.

sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim

belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma

bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün

yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.


-haydi iç de çay koyayım.


a.m.ü

18 Haziran 2009 Perşembe

anlar üzerine...

"merak, mutsuzluğun hem sebebi hem neticesi. onu, ömrümün bundan sonrasına dair kuş gözü kadar bir ayrıntıyı dahi merak etmeyecek kadar mutlu olarak sevdim. onu, gördüğüm o ile göremediğim o arasındaki uçurumları hesaba katmayarak sevdim. onu öyle sevdim ki ona tahammülsüzlüğüm, demedim. uçurumlar koymadan sevdiğimle gördüğüm arasına, öyle saf sevdim. koşullu değildi sevdam. bana gösterdiğinden daha fazlasını istemedim."

(ben de istemiyorum)

"onu severken anladım güzelliğin ne olduğunu. akşamın kısacık vaktinde, şahitlik eden, parmağıma batıp da, zor şartlarda aldığım abdestimi bozan gülün dikenini sever gibi sevdim onu. sonra, vaktin çıkmasına çok az kala yeniden bulduğum bir suyu sever gibi."

(sevdim,seviyorum)
n.b


16 Haziran 2009 Salı

aynı şarkı


ne çabuk geçiyoruz günlerden

hep aynı şarkı

"istersen yum gözlerini

tıpkı düşünür gibi

benden evvel başkası

seni görüp sevmesin"

ne tam ne eksik

aynı şarkı

hep aynı

ne çabuk geçiyoruz günlerden

gökyüzü kaybetmiş bütün kuşlarını
a.

yabancı

en yakın yabancı sendin,

daha sürülmemişken ışığın biberi
yaramıza
yaslanırken boşlukta duran bir merdivene
henüz.


güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız ,

ilkyaz derken -- kışı gözden kaçıran

yüzlerce eller yukarı,saygı duruşlarımız

en güçsüz kollarla--

çözüldü aşkın zarif ilmeği

bulandı aynalar duruluğu.

çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda

bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık

olduğunu...


yabancıların en yakınıydın sen!


n.m




şeb-i yelda


“şeb-i yeldayı müneccim muvakkit ne bilir?

müptelâyı gâma sor geceler kaç saattir”
f.

15 Haziran 2009 Pazartesi

yosun tutan yürek


yeşil / siyah seviyorum çok tropik

bir daha gülümsediğini görmeyeceğim

kedi gözleri mağaralarda

yüzlerimiz en eski topografya


başsız bir leopar... sürünür geçer yanımdan

dokunuşların... 'hüzünlü tropik' bakışların

sürünür geçer yanımdan


kanıyorum diyorum sana kızıl / kara

çiziklerim... yarıklarım... yaralarım ölümcül tropik

adam-atacağından bir adam tepetaklak yukarı çıkıyor

antik bir intiharın silüeti


yüreğimi yaprakların arasına gömdüm diyorum

yeşil / kara kanıyorum çok tropik


neyin yaşı diyorum bu gidip gelen

her sabah gözlerimin çevresine usanmadan çizdiğim


ölü balıklar su yüzüne doğru... dev menekşeler...

elim kara... demir parmaklıklar...

beni asla içine alamayacak Saragossa sessizlik

çocukluğum


bir şey yürür üstüme... elinde bıçak...

sürekli bir imge... tüm bir yaşam...

üzerime gelen her şeye kilitlenirim...


kilitlenirim mor / yeşillere... turkuaz / karalara...

seviyorum diyorum kızıl / kara

suda fırtına kopmak üzeredir


yaşıyorum diyorum niçin inanmıyorsun

çiziklerim... yarıklarım... yaralarım kızıl / kara


yıkıntılarda bir gölge

bir yara

yosun tutan yürek


pars zambağı yanlız ince kumda büyür

bir kadının kalbi büyür... tropikal bir hastalıktan

ve gölge geçer yıkıntılardan


kedi gözleri... korku... dolanır yanım sıra

bütün gün yağmur yağar barakalara


bana yabancı bana zararlı

ürkerek sevdiğim bunca şey arasında

eğer bir gün ölürsem diyorum


eğer birgün ölürsem...

yıldırım çarparak olsun...

tıpkı yaşamım gibi... noa noa...


l.m

dilek


"ey üzgün yüreğim, tanrılar dilesin de kaderin bir anlamı olsun! ya da daha iyisi, kader dilesin de tanrıların bir anlamı olsun"
p.

sunrise sunset

suskunluk

zorunluluklar dışında son ondört saattir tek kelime etmedim,tanıdığım kimseyle konuşmadım,müzik dinlemedim.kendi sesime şimdiden yabancıyım.insan ne kadar zaman sonra konuşmayı unutabilir?

13 Haziran 2009 Cumartesi

aynı lambalar

kibritle oynarken yangın çıkaran sarsak yıllar

bir daha hiç geçit vermeyen veda sözleri

yılların sıradağlarında uzaklaştı bizden

yüreğimizden kopup giden ayrılık trenleri

biliyorum aynı lambaların aydınlattığı yalnızlıkta geçti

aldatılmış duygulardan ayrı ayrı geçerek vardığımız korunaklı siperler

senin içini ürperten geceleri ben duymadım mı içimde?

hayat herşeyi alır sanırken

oyunlarımızı ıslatan yağmurlarda kaldı

bir bizim icat ettiğimiz saatler

ilk öğrenilen yalnızlık aslında geç keşfedilir

dalgın resimlerin derinleştirdiği mazi

gün gelip bütün zamanları ele geçirdiğinde

anlarsın başkalarına giden bizden çalınmış günler

ne zamandır buradayım

gel öp beni

neredeysen ve nasılsan önemi yok gel öp beni

suyunu,uykunu,azığını uzun tut gel öp beni

birbirimizi bağışlayacak,birbirimize yeni sözcükler bulacak,

ölmeden önce yeniden görüşüp konuşacak yaşa gelmedik mi?

ikinci ufkun saatindeyiz şimdi

gözlerim trenlerde,gel öp beni.


m.m

sabahla gelen


sabahın ışıkları pencerelerimizi doldurduğunda ,karanlıktan kurtuluruz.tam bunu yazarken dışarda bir yerde sela okunmaya başladı,nerede aydınlanacak ruhumuz dedim,nerede kendi karanlığından kurtulacak.ölüm bir yok oluş muydu,yoksa yeniden varoluşmu?en nihayetinde toprağa karışıyorduk,sulara,çiçeklerin saplarına,ağaçların köklerine.aslında sonsuz hayat denen şey bu değil miydi,yoksa illa içine konduğumuz bir cennet bahçesi olduğunu düşünmekten sonsuz bir keyif mi alıyorduk.hayattan aldığımızı hayata veriyor olmak yetmiyor muydu hiçbirimize.
birden keyfim kaçtı,ölen kimdi,genç miydi,ya ailesi,çocukları.dün facebooku açtığımda çok az tanıdığım birinin vefatını öğrendim,sayfasında küçük oğluyla çekilmiş fotoğrafı.adam şimdi hayattan aldığını hayata verecek,ya küçük oğlu,onun babasından öğrenmesi gerekenler.biryerlerde babasıyla yuvarlanması, top sürmesi,terbiye edilmesi, en önemlisi babası tarafından sevilmesi gerekmiyor muydu,şimdi ne olduğunu bile anlamayacak.şimdi asla bir babaya sahip olmak ne demek bilemeyecek,bazı şeyler yaşanmadan öğrenilmiyor.sabahın güzelliği üzerine olsun istemiştim,birden hayat oldu.ben bunu yazmaktan vazgeçtim,belki daha sonra.

12 Haziran 2009 Cuma

"ormanda uyuyan göllerde olduğu gibi"



"bencilliklerden ,öfkelerden, kıskançlıklardan, tutkulardan oluşan aşkın yarattığı kasırganın içinden geçerken çevremizi sarıp,bizi ırgalayan o kabarmış dalgaların arasına düşüp kaybolma korkusuyla herkes bir yere,bir şeye tutunma ihtiyacı duyuyor;tutunabileceğimiz iki direk var ,biri kendimiz biri sevdiğimiz.

kaçımız endişelerle, korkularla , kuşkularla, kıskaçlıklarla, mutluluk hayalleri ve mutsuzluk ihtimalleriyle çalkalanırken kendimize, kaçımız sevdiğimize tutunuruz.
sanırım çok azımız sevdiğimize,çoğumuz ise kendimize sarılırız.
niye kendimize sarıldığımızın cevabını az çok biliyoruz.

aşktan ne kadar söz edersek edelim, aynı ölüm gibi, aşka da hiçbirimiz hazır olamıyoruz, onla karşılaştığımızda ilk büyük titreyiş ve çoşkuyla birlikte tedirğinliği, şaşkınlığı, zaman zaman dehşeti, acıyı, endişeyi, incinmeyi, bir başkasını kendisinden çok sevmeyi şiddetle yargılayıp ayaklanan gururu da hissediyoruz, o depremde en iyi tanıdığımız, en güvendiğimiz ve kaybetmekten en çok korktuğumuza, kendimize sarılıyoruz.

hugo'nun hayatla , aşkla, acıyla örülmüş bir kırbaçla kırbaçlandıktan sonra yazdığı "ormanda uyuyan göllerde olduğu gibi" isimli bir şiiri var.

ormanda uyuyan göllerde olduğu gibi

iki şeyle doludur çoğu insanın kalbi

gökyüzü ve onun bulutları , ışıkları ,

türlü renklerle boyar kıpır kıpır suları ,

ve çamur , derin karanlık , uyuşuk , kasvetli,

kirli sürüngenlerin sinsice gezindiği.

ormanda uyuyan göller gibi ruhumuz dipten gelen dalgalarla kabardığında gökyüzünün ışıkları, karanlık, kasvetli, içinde sürüngenlerin dolaştığı çamurla karışır, kendimize sarıldıkça, bir göl yatağı gibi karanlık çamurlarımıza da bulanır, hatta bazen çirkinleşebiliriz, bencilleşebiliriz, kendimizi ve duygularımızı lekeleyebiliriz.

bir aşkın içinden , kendine sarılıp da örselenmeden , lekelenmeden, daha sonra pişman olacağı şeyler yapmadan çıkabilen çok az insan vardır.
peki, o şidettli altüst oluşta kendine değil de sevdiğine sarılanlar, kendi yatağını sakin tutup karanlık çamurlarıyla sürüngenlerini oldukları yerde, derinliklerde tutabilenler bunu nasıl yapıyorlar?
bunu gerçekleştirmek için ne yapmalı?
birçok insan ,"sevdiğine güvenmek" diyecek sanırım,"ona korkmadan sarılabilecek kadar güvenebilmek"
o sarsıntının, sarsılışın , kasırgalı depremin tam da orta yerinde , bütün bunları yaratan insana güvenebilmek mümkün mü, sevildiğinden kuşkuya düşmez misin, kuşkuya düştüğünde bunun yarattığı çatlaktan güvensizlikler, telaşlar, kaygılar gelmez mi?

hem aşık olduğumuz hem de güvenemediğimiz biriyle içine girdiğimiz o mahşerden nasıl ona sarılarak çıkacağız, bunu sağlayacak mucize ne?

galiba onu ne olursa olsun kaybetmeye dayanamamak, bazen kendimizi kaybetmek pahasına ona sahip olmayı isteyecek kadar onu değerli bulmak; karanlıklarımızı karıştıran aşkı, sevdiğimize duyduğumuz hayranlıkla, beğeniyle, sevgiyle, onun biricikliğine olan inançla sarıp sarmalamak, aşkın bazen sığlaşan vahşetini aşkın içinde her zaman bulunmayan duygularla zenginleştirmek.
ama bunun için, sevdiğimizin,kadın ve erkek olmaktan öte başka değerler taşıdığına inanmak, onu kadın ve erkek olmaktan daha kıymetli görmek gerekiyor; aşık da olsak bir kadının yada bir erkeğin boşluğu doldurulabilir ama sevdiğimizin boşluğunu dolduracak başka hiçkimse olmadığına gerçekten inandığımızda , aşkımız bu inançla bütünleştiğinde ve bu inanç gerçek olduğunda, o zaman kendimize değil de sevdiğimize sarılamak herşeye rağmen mümkün olur sanırım.
birini bu kadar değerli bulduğunda, o acı çekerken eğlenemezsin; o, hayatının en önemli dönemeçlerini geçmeye çalışırken başını çeviremezsin,böyle davranmak içinden gelmez; bunu yapmamak gerektiğini bildiğinden değil,başka türlüsünü beceremediğinden öyle davranırsın."

a.a


suffer

suffering is one very long moment. we cannot divide it by seasons. we can only record its moods, iand chronicle their return. with us time itself does not progress. it revolves. it seems to circle round one centre of pain.... for us there is only one season, the season of sorrow.

o.w

alegría-cirque du soleil

11 Haziran 2009 Perşembe

kuğu açılışı (bir-iki)

sen kuğusun çünkü

geçirdiğimiz en güzel günden sonra

çekip gittin.





ben kuğuyum çünkü
"yıldızın parladığı an çekip gidişin
400 vuruşlu altın bir darbe!"
diye yazdım.

ask the dust


bazı kitaplar asla film olmamalı, okuduğum kitapları genelde seyretmem,belkide hayal gücümün gelişkinliğinden ,filmden hep daha fazlasını isterim ve bunu bile bile , seyrettim, geri kalanlarımızı tanrı korusun diye yazıyorum. ve bilmeyenler için de kitabı okuyun ama filme asla bulaşmayın diyorum.

“bazen bir fikir zararsızca odada uçuşuverirdi. minik beyaz bir kuş gibi. kötü değildi niyeti. tek isteği bana yardımcı olmaktı zavallı kuşun ama onu daktilonun tuşları ile örseler, canına okurdum ve ellerimde ölürdü…”

j.f



10 Haziran 2009 Çarşamba

acı

kalbime kurduğun bıçak dükkanı
en işlek günlerinde

9 Haziran 2009 Salı

dead and lovely - tom waits


hüzün


gitme vaktimiz geldiğinde taşındığımız aile evlerindeki odalarımızın durumu ne hüzünlüdür,değiştirilemeyen ama yaşanmayan oda,yaşadıklarımızını izlerinde.tek kişilik ,çok insanlı yataklarımız ,komidin,resimlerimiz,küçük porselen biblolarımız,bugünkü kadar iyi bakamadığımız ve zaman zaman üzerinde ağladığımız kitaplarımız,o zaman çok kıymetli olan ,bugünse kimsenin okumaya gerek bile duymadığı günlüklerimiz,biz olan ama bu oda da kaybolan küçük çocuk gibi ,kimsenin umursamadığı ve bir zamanlar utancımızın, sevincimizin,ilk aşkımızın izlerini taşıyan defterler. bizden izler taşıyan küçük kalelerimiz.
ne zaman dönerseniz dönün oda sizi bekler,anneniz ,babanız sanki siz çocukluğunuza dönebilecekmişsiniz gibi odayı,kapıyı kapattığınız gün gibi muhafaza etmeyi severler,belki onlar içinde sizi tamamen koruyabildikleri yıllara en büyük kaçışın kapısıdır bu oda.(ne zaman gitsem babamın duyduğum parfümü gibi,ben burda olduğunu biliyorum ,o biliyor ama asla konuşmuyoruz.dillendirilmeyen en güzel şey bu olmalı,babamın beni özlediğinin en büyük işareti ,bu oda.)
halbuki oda sizin değildir artık,o odanın içinde yaşayan siz ,çoktan gitmişsinizdir,şimdi burada parmak uçlarıyla eşyalara dokunan başka biridir ve siz kendiniz ,kendinize ait bir çocukluğa uzaktan bakarsınız.
tam olarak hissettiğim buydu,çok eski bir yatak örtüsünün üzerine kıvrılıp bacaklarımı kendime çektiğimde,bu oda da yaşayan küçük kızın çoktan öldüğünü anladım.evlerin hep en küçük odasını seçerdim,kimsenin istemediği küçük odalarda saklanır,kendime ait bir dünya kurardım.şu elinde top çeviren porselen palyaço biblo,ona gözüm gibi bakardım,taşınırken onu sardığım kazağın koyduğum katmanların haddi hesabı yoktu.onu çok beğendiğim gün dün gibi aklımda,bütün detaylarıyla,dedemin elindeki fötr şapkasının rengi ,annemin hayır diyen sesi bile.ve sonra dedemin onu ölmeden önceki son doğum günümde o tuhaf yaldızlı paketin içinde bana verişi ki,ambalaj kağıdı hala şu herkesin kendine yaptığı o küçük sandıklardan birinde saklı,onu vermek için altıyüz kilometreden fazla yol gelmişti dedem. sanki dünyanın tüm hazineleri bir anda benim olmuştu. sanki ben dedemin krallığında bir prensestim ve ne dilesem oluyordu,asla incitilmiyordum,düştüğümde dizlerimin kanamasına asla izin verilmiyordu,şımarık olmuyordum ama çok kıymetli olduğumu hissediyordum.tıpkı bahçeye kurduğu salıncağa en çok benim binebilmem için uydurduğu oyunları gibi.sonra şu klimt tablosunu aldığım gün.tabloyu çerçeveleyen adamın tablodan haberi bile yoktu ve asma ipini dikine değil enine takmıştı.adama ,iyi ama yatmıyorlar ki,dizlerinin üzerindeler dediğimde,sadece bir homurtu duymuştum. bu odanın her eşyası benim çocukluğumdu,genç kızlığım.çocuk gözyaşlarım,genç kızlık sancılarım,bu oda şimdi varolmayan bir "ben" di.

işin tuhafı ben ne zaman kendimi özlesem ,bu yatakta yatıyorum.koşarak buraya geliyor,uykum var,yolculuk beni yordu diyorum.ve bir an bu kapıyı açtığımda ,sadece bir an,uçuşan saçlarım ,üzerimde mavi kapitone elbisem ve rugan ayakkabılarımla bu aynanın önünde, o umutları ve kocaman hayalleri olan kız çocuğu olarak var oluyorum.ve o bir an,herşeye bedel olan an. ondan sonrası yabancılık,başka birinin hayatını okuma.

sahi nerede kaybetmiştim ben şu küpenin tekini?


7 Haziran 2009 Pazar

6 Haziran 2009 Cumartesi

can


"onları tanıyorum ben orada doğdum dedi",dedi cagatayev.
"zaten bu yüzden oraya gönderiliyorsunuz "dedi, sekreter.
"o kabilenin adı ne biliyor musun?"
"aslında gerçek bir adı yok ama kendilerine bir takma ad takmışlar."
"nedir?"
"can .ruh yada değerli hayat anlamına geliyor.onların ruhlarından ve annelerinin kendilerine doğarken verdiği değerli hayatlarınadan başka hiçbir şeyleri yok."
sekreter kaşlarını çattı,üzgün görünüyordu.
"yani,sahip oldukları tek şey bedenlerinin içindeki kalpleri,ona da sadece..."
"sadece kalpleri diye tekrarladı cagatayev."hayatlarında başka hiçbir şeyleri yok; bedenleri dışında hiçbirşey onlara ait değil.aslında bedenleri de kendilerine ait değil,sadece öyleymiş gibi görünüyor."...

4 Haziran 2009 Perşembe

hayat ne güzelsin sen



son bir saattir yağan yağmur ,günün en güzel süprizi.parmak uçarım,saçlarım hala ıslak ... hadi çıkın dışarı,su birikintilerinde zıplayın,üzerinize yağmur sinsin.

hayat ne güzelsin sen!

3 Haziran 2009 Çarşamba

mat

başkan beni kayırıyordu galiba. beni en korkulu durumlardan kurtarıyor, başkalarını esirgemezken beni elinde tutuyor, vezirliğe doğru sürüyordu.
alanda oyuncuların sayısı epey azalmıştı. yarıya inmiş gibiydik.yeşiller direniyor, başarıyla sürdürüyorlardı oyunlarını. usta oyunculardı onlar. bakışıyorduk onunla.
kollarını açtı, bana doğru uzatır gibi yaptı, sonra gülerek yumruklarını sıktı, hızla uyluklarına indirerek çarptı.
susamıştım. hepimiz susamış olsak gerekti. ama su için çalıştığımızı unutamazdık. oyun bitesiye su yoktu hiçbirimize.
oyun üzerine ne biliyorsam ondan öğrenmiştim. ustam karşımda duruyordu. Ama oyunun oynanması üzerine bilgi vermemişti. satranca çokbenzeyen bu oyunda taşların, yani bizlerin adı, satrançtaki gibiydi, kurallar hemen hemen aynıydı. bir iki noktada satrançtan ayrılınıyordu. o noktaları da başkan anlatmıştı bu sabah. ne ki, satranç oynamasını bilip bilmediğimi kimse sormamıştı. morların bilmesi gereksizdi zaten. bir zamanlar biraz oynamış olduğum için, oyunu bilmiyorum diyerek işten sıyrılmağa da kalkmamıştım.oynamak istemiştim, başından beri, onu gördüğümden, oyuna katılıp katılmayacağımı soruşundan beri."göçme oyunu" sözünü o da açıklamamıştı ama. göçme oyunun oynandığı bahçeye "göçmüşler bahçesi" adını bilerek verebilirdim ama o sözü, daha hiçbirşey bilmezken uydurmuştum.
sonra başka bir şey geldi usuma o ara. burası, göçmüşlerin bahçesi değildi, göçecek kedilerin çekilip gözden ırak ölmeğe bırakıldıkları yeriydi herhalde bu kentin; "göçmüş kediler bahçesi" idi bu.
göz göze geldik gene. usumdan geçenleri bilirmiş gibi, biraz alaycı bir gülümsemeyle, başını "evet" dercesine sallıyordu. başkan hâlâ düşünüyordu.kendi oyunumu oynamağa başladım.

sen beni yaşatabilirsin, diye geçirdim içimden.
başı, gene, evet, dedi.
ama yaşatmak istemiyorsun çünkü sen

başı, evet, ben?.. dedi.
sevildiğini bilmek istersin.
evet.
ama sevildiğinin söylenmesini istemezsin.
beni söylenmemiş bir sevgide boğabilirsin.
evet. çünkü... çünkü?...
bilemiyorum.
galiba... korkuyorsun.
evet.
oyunu kestim. tatsızlaşıyordu.
kesmedi o.
bekliyorum, dedi, evet...
vazgeç, dedim başımla. başka, öksürdü.
kıpırdamıştım.
dondum.
ağaçların arasında dönmeden önce bacaklarıma sürünen kediye bile bakmadım. kedi geçti, gitti. açtı; yorgundu belki. ölmüştür şimdi. göçmüştür bu bahçede.
başkan beni unutmuştu. oysa ben, küçücük piyade aşağıları savunuyordum şimdi,oysa ben, küçücük piyade, vezirden başkasını düşünmüyordum. ne yapıp edip onu
ama... oyun bitmişti.
bitmişti benden yana. bir tek adım atmam yetiyordu işte. "ne yapıp edip"in gereği yoktu artık. iyi oyuncu değildim ama atılacak adım açıkça ortadaydı. üstelik, istediğimin gerçekleşmesi bundan kolay olamazdı.alanda bir kıpırtı oldu. nerede, nasıl, bilmiyordum. bildiğim, sıranın bana geldiğiydi.her şey durmuş beni bekliyordu. ben başkanın sözünü bekliyordum.başkan başka bir şey söyleyemezdi, besbelli. her yanım gerilmişti, atılmaya hazırdım. bir adımla vezire çıkıyordum. yeşillerin veziri ister istemez benim oluyordu ardından...
başkan susku içinde düşünüyordu. bana dikilmiş yeşil gözleriyle başını, ilk kez, "hayır" dercesine salladı o.
neye hayır?
düşündüğüne.
gülünç olma, tam bu noktaya geldikten sonra...
seni almamı istemezsin elbet, ondan öyle...
hayır. ama...
konuşmak istiyordu şimdi. üstünlük taslamaktan, tepeden bakıp alaycı davranarak sırt okşamaktan vazgeçiyor, konuşmak istiyordu. usumdan geçeni o nasıl anlıyorsa, ben de öyle anlamalıydım onun usundan geçenleri. mor değil,yeşildi anlaşmaya, uzlaşmaya varmak isteyen. bütün gücümü kullanıp anlamalıydım onu.
hayır, diyordu, düşündüğün yanlış.
birden toparlandım. beni oyalıyordu.
yapmak istediğimi sezmiş,önlemeğe çalışıyordu. şu anda bir düşmanlık durumu içindeydik.dost olmamış mıydık bugüne dek? hiç yan yana durmamış mıydık?
görüştüğümüz anda büyülemişti beni. ama ben mi ona yaklaşamamıştım!
düşündüğümden vazgeçmek istemiyordum.
ona bakmayı bile bıraktım, yan gözle başkanın ağzını kollamağa başladım.
başkan kararını verdi, ağzını araladı.çıkacak sesi beklemedim. bir tek uzun adım attım.

binlerce insanın göğsünden bir körük sesi çıktı.
uğultu dindiğinde onun sesini işittim.
"mat" diyordu.

üstümdeki,elimdeki demirlerin göğü tutan gümbürtüsü içinde yığıldım durduğum yere.

k.



"bekliyor musun, öyleyse -hâlâ- varım."
e.b

fate


blueberry hill-louis armstrong

es tan corto el amor, es tan largo el olvido*



seviyorum susmanı, yokluk gibisin çünkü,

sesim sana varmadan işitiyorsun beni.

havalanıyor gibi gözlerin yerlerinden

ve sanki bir öpüşle kapanmış ağzın yeni.


benim ruhumla dolu bütün nesneler gibi

yine benim ruhumla yükselirsin her şeyden.

ruhuma benziyorsun, düş kelebeğim benim,

karasevda sözüne benziyorsun tıpkı sen.


seviyorum susmanı, uzaklıklar gibisin.

inler gibisin hem de, kuğuran kelebeğim.

işitiyorsun beni sesim sana varmadan:

senin sessizliğinle ben de susayım derim.


seninle konuşayım o senin yüzük gibi

yalın sessizliğinde, o lamba gibi parlak.

gece gibisin sen de sessiz, yıldız içinde.

sessizliğin bir küçük yıldızdır senin, uzak.


seviyorum susmanı, yokluk gibidir çünkü.

öyle uzak, acılı, ölüp gitmiş gibi sen.

yeter o zaman bir söz, bir gülümseyiş bile,

sevinirim, başka şey yok öyle sevindiren.


n


*aşk ne kadar kısa, unutuş ne kadar uzun