31 Ekim 2010 Pazar

high fashion hallowen - vogue




"no good friends, no bad friends; only people you want, need to be with.
people who build their houses in your heart .”


Stephen King



30 Ekim 2010 Cumartesi

kavşak




su koptu düşüverdim;
toprağın kucağına mı diyeceksiniz;
hayır, göğün başucuna.

diyor m.e yetmiyor "kavşağı" yazıyor hemen arkasından değil, onüç sayfa sonra, tılsımlı işaretleri takip eder gibi peşine düşüyorum şiirin, peşine düştüğümüz hayat gibi. yağmurlar yağıyor, yağmurlar duruyor, içimizin elemi biter mi bitmez mi demeden, mfö, "gözyaşlarımızı bitti mi sandın" diyor. evet, elbette seçmece... bütün yağmur şarkılarının toplandığı bir klasör var elimde, hergün olmasada yenilerini eklediğim. çekiyorum bazen yolun sağına, iniyorum montsuz, şemsiyesiz, bırakıyorum kendimi dalganın sıçrayışına, suyun dökülüşüne, sokak lambalarının uzayan gölgelerinden kaçarken. yağmurlar yağıyor ve sarının her tonu arsızca karışıyor, koyulmuş denizin mavisine, boğazda seferler duruyor.bir kadın seni seviyorum diye bir şarkı yapıyor, gerisi önemsizleşiyor, onüç harf, onüç sayfa... gerisinde söylenen herşeyin üstünden atlamayı beceriyor hayat. fırat tanış, ellerimi uzatsam tutmak isterim günü ama güneş her gece tepemde doğuyor diyor.


ikimize varmam için en kestirme yolun kavşağı bu
haydin kuşluk vakti kopacak kıyametin
....
sen sızıyor boyna içerimden
fiskelediğim her damlacıkta çilyavrusu denizler
bu çim sevi ancak bir ağıt ölüşle biter
niye mi, dinle, daha erken
niye mi, bir seviden paldır - küldür gelen değilim ben
ama kırkyıldır senli seviye giden

diyorum ya, seni seviyorum diyor bir kadın, oysa cümlelerin anlamı değişiyor bazen kendiliğinden, seni tanıdığım günden beri sesler değişti, renkler değişti diyor b.o, gel ellerini ver en güzel ellerini öyle ruhum, ateş yüreğim, kokum, birlikte öyle diyor t.u.,soluğundan öpüyorum seni diyor bir başkası, dönüp bakıyorum kahve ister misin diyorum yakaladığım gözlerine, yataklarda tek yastıklar  ve nereden bilebilir insan, bunların hepsinin aşk olabileceğini...


(tıklayın & dinleyin)

ben uyandım, bir aşk demekti bu dünyada...

sabah



şileplerin sesleri boğazı selamlıyor, sabahları ne çok seviyorum, ne çok seviyorum sabahları, kahve kokusuna karışıyor, kuşların sesleri...

29 Ekim 2010 Cuma

katmerin övünüşü / yalın - kat'ın güvenisi



ben senin düşündüğünün adıyım.

özüyüm, kendisiyim, ana diliyim.



bütün ikincilikleri sana kalmış görmek..

senin ikincinin ta kendisi bulmak..

yaşamada, sen de varken içinde

sen ne isen ben onun da bekçisiyim.



yaşamada sen yaşarken içinde

senin de deyeceklerini söylemek.

senin gözlerinin önünde, senden önce

çatır çatır birinci öldürülmek.



sana ne sorarlarsa sorsunlar

diyeceğin, beni gösterip, sen demek.



yalın çiçek, yeter seni sevdiğim,

sana gülümsemek.

sensiz de, seninle de büyümek.

öksürme, ben türümüzün güzel denmek elçisiyim.



susunca da şarkım sürer.

gören seni gösterir, beni söyler.

biz yan yana seninleyiz,

ben senin düşüncelerinin bahçesiyim.



yalın çiçek önce kim kesilecek..

sana düşen bana dönüp, sen, demek.



bütün dediklerin doğru katmer'im.

evet, bana bütün sorular sen.

yalnız bir soru var sana, bir tek..

izin verirsen.



seni birinci yapan kim, orada, burada..

ölünceye kadar yaşadığınca.

sana düşen, bana dönüp, sen demek..

ad'ımın kucağında.


ö.a

bahçenin fethi



başımızın üstünden uçan

ve serseri bir bulutun karışık düşüncelerine dalan

ve sesi kısa bir mızrak gibi ufkun genişliğini aşıp giden

o karga


kente götürecek haberlerimizi


herkes biliyor

herkes biliyor

Sen ve ben o abus asık çehreli pencereden

bahçeyi gördük

ve elin ulaşamyacağı o oyunbaz daldan

kopardık elmayı



herkes korkuyor

herkes korkuyor ama sen ve ben

ulaştık ışığa, suya ve aynaya

ve korkmadık


ne pamuk ipliğiyle birleşmesi iki adın, söylemek istedigim

ne de bir buluşma yıpranmış bir defterin sayfalarında


benim bahtiyar saçlarımdır söz konusu olan

senin yanık kırmızı şakayık öpüşlerini taşıyan saçlarım

ve içtenliği tenimizin

çıplaklığımızın parıltısı

balık pulları gibi

tan ağarırken kaynaktan fışkıran


gümüş renkli  türküsüdür yaşamın



Biz ve  o yemyeşil akan ormanda

bir gece yaban tavşanlarından sorduk

ve kaygılı, soğukkanlı denizde

incilerle dolu istiridyelerden

ve o yapayalnız muzaffer dağda

genç kartallardan sorduk

ne yapmalıyız?


herkes biliyor

herkes biliyor

sessiz ve soğuk uykusuna ulaştık biz simurgların

gerçeği bahçede

adsız  bir çiçeğin utangaç bakışında

sınırsız bir anda bulduk

ve ölümsüzlüğü

iki güneşin birbirine bakıp daldığı anda


söylemek istediğim korkak fısıltılar değil karanlıkta

gündüzdür söz konusu olan ve ardına kadar açık pencereler

ve tertemiz hava

ve tüm yararsız şeylerin yanıp gittiği bir ocak

ve hertürlü ekinden daha verimli toprak

ve doğum, olgunluk ve gururdur.

kokunun, ışığın ve meltemin esintisiyle

bir köprü kuran

sevdalı ellerimizdir.


gecenin üstünde

 
kırlara gel

uçsuz bucaksız kırlara

ve fesleğenlerin nefesleri ardından çağır beni

eşini çağıran ceylan gibi

 
perdeler gizli hıçkırıklarla dolu

ve masum güvercinler

beyaz burçların yücelerinden
aşağı bakmaktalar.

f.f





(tıklayın & dinleyin)

27 Ekim 2010 Çarşamba

dexter


birden bir gece yarısı d. ve behzad ç. yi aynı kanepede görmek istiyorum, bu  kanlı masalın sonunu bir kez olsun bir katilden yana olmadan izlemek belki de...


(tıklayın & dinleyin)

...
varlığım cehennemin öbür adıysa
yalnızca "gelmiş bulundum" diyeceğim buraya
beni kimin gönderdiğini söylemeyeceğim
yolcuyu da övmeyeceğim yolculuğu da
avunmanın uzun yokluğu bende de sürsün
...
h.e

solo la luna sospecha la verdad



"ateş çarkları gibi yanan gözleriyle kharon tüm ruhları burada biraraya toplar ve tereddüt edenlere küreğiyle vurur."

güne not


yağmurlu, puslu istanbul'a rağmen böyledir bazı sabahlar, perdelerin içinden sızan gün ışığı gibi

oynak

kırılgan

eğlenceli
...

*

(tıklayın & dinleyin)
*

bağrı çok savruk da olsa sabah


günün en çıplak vaktidir

günün en çıplak kuşları gezinir orda

ve ilkin loş bir yürek çarpıntısıyla

uyur göğsümün bedenimin çaşıtları

bütün çaşıtları uyutur sabah

kuşların, kuşların uçuşlarını da.



sabah ki aklını çeler bir kuzgunun

götürür ıssız bir sorumluluğa

ama gitmeyen o simsiyah tad ağzımda

ve buramda coşkun göğertisi orospuluğun

bulanık, aç ve sonuna kadar cesur

buramı öpesi gelir kuşların

kuşların heryerimi öpesi gelir

uzanırım aç ve sonuna kadar cesur

sabah günün en kıskanç vaktidir.



akıtıp beyaz bir bedeni boğazıma

yakıp çağlardan artan iniltileri

ağlayışlar ve bakışlar üstüne getirilen

sabahtan sonra getirilen nedir?

kamyon tadında ve dağınık olan nedir?

çaşıtlar uyudu, kuşlar çıplak..

sabah ormanın ağza bıraktığı ıssızlık gibidir

sabah günün el değmemiş bir vaktidir

i.ö




26 Ekim 2010 Salı

in vivo veritas


kelimeler, kelimeler, kelimeler... karmaşa, konuşma, gülme ve ağlama arasında, haftasonu gidilen konser, film, yeni çıkan albümler, trafik, gürültü, başkalarının ben telaşları... yaşam boğazdan hızlı akarken gökyüzünde az sonra siyaha yenilecek bulutlara takılıyor gözlerim. gökyüzünü çalan gece mi? gene de ne zaman baksam uzaklara aklımda hep o sesin tınısı, çiçekleri ekerken ellerine bulaşmış topraklar, yolun kenarında ömründe hiç görmediği insanlardan kaçmayı bilmeyen tavşanlar, zihnimi bu şehirde tutmakta zorlanıyorum.

bu bakış seni görmek içindir.


senden başka birşey var mı..

denizlere bakıyorum, denizlere..

denizler bu kadar mı..


bakıyorum başka şeyler göreyim diye..

tabiat ezilip büzülüyor karşımda.

manzaraların ömrü birer saniye

bulutlar ayağımın dibinde, sen başımda.


yıldızlara bakıyorum, yıldızlara..

bir sen varsın benimle bakan.

ne oldu diyorum, öteki insanlara..

hani sözleri vardı, hayatı aydınlatan
 
 
ö.a
 

(tıklayın dinleyin)

DUA


biri yaprak, diğeri yılan olan
iki yüzüğümü
ışığın gölgesinde bıraktım
beni uyutmaları için.

bu gece ay doğarsa
içi dolacak yüzüklerimin.

içimin yatağına
çekilirse gözlerim,
toz meleğim gelir
uyku meleğim.
kanadını silkeler
döner
ve dua eder
uykuyla doluncaya kadar
yüzüklerim.

dokunup kendime
tenim yumuşamış
dedirten gece
gövdemde yokluğun
rengi beyaz
bilmiyor kimse.

bu gece uyursam
uykum
gecenin acı göğünden süzülür
gövdeme yerleşirse

bir ses
çiçeğine konarsa
çocukluk defterimin
toz meleğim gelir
uyku meleğim
kanadını silkeler
döner
ve dua eder
uykuyla doluncaya kadar
yüzüklerim.

melek sorar
anne tanrı nedir
sonsuzluktur yavrum
kakat sonu yok onun da.

bu gece meleğimin
kalbi daralmış
bilmiyor tozundan uyku yapmayı
unutmayı.
kanadını kırmadan sevincimin
bilmiyor uçmayı

melek uyumaz
aslında erkek de olmaz melek
inatçı ve kuru bir evcilik ağacı
ay çocuğu olsaydım keşke

bu gece meleğimin
kalbi daralmış
bilmiyor tozundan uyku yapmayı
unutmayı
meleğim kanadını süzse
dökse üstüne yüzüklerin
geceye verse içini
uyku getirse...

b.m


25 Ekim 2010 Pazartesi

39

.

durup fısıldadıklarını düşünürken, çıkan rüzgarın beni hiç üşütmediğini anladım.yağan yağmurda ıslanmadığımı, karanlık sokaklarda yalnız yürümediğimi anladım. anladım sen varken siliniyordu karanlıklar ve ben hep bir bahara açıyordum gözlerimi.
bir de kaplumbağalar var sahi, soluğun yüzümde dururken anlattığın hani kar yağsa keşke demeden hemen önce.


--o, var, şimdi, işte--
eylem de-- ne?
yola çıkıp, zamanında, bir yerde, olmak--
orada olmak-- o da orada olacak diye:-
oradasın, işte- o da, burada
--buranda...

o.a

geceye not




sustukça aşığım
susup bildikçe uzuyorum tarifsiz...



(tıklayın & dinleyin)

23 Ekim 2010 Cumartesi

kuşbakışı



senin bakışın sevgilim

senin bakışın

bulutlarla yanak yanağa gezen kırlangıç

uçurumların anlamını bilen albatros

yağmurlu günlerde güneş devrimi yapan güvercin

senin bakışın

telefon kulübesinde sesimle sevişen kumru

gök gürültüsünün üstünden geçen turna

emeğin kavgasına kanat veren kartal

senin bakışın sevgilim

senin bakışın

'çok uzaklara gitmeliyim kendimi bulmak için'diyen leylek

'uzaklara gidersen yitirirsin yanındakileri'diyen serçe

baştankara, içimdeki yazı bahçesine dadanan

sevgilim senin bakışın

kısa otlara uzun dalların öykülerini anlatan çalıkuşu

çocukluğumun şeytan uçurtmalarıyla yarışan saka

aynanın önünden yavaşça geçen tavuskuşu

sevgilim

ışığın yırtıldığı yerde gökyüzünü bekleyen ispinoz senin bakışın

gökdelenin bodrumunda yuvasını arayan tarla kuşu

odun kafalıları hırpalayan ağaçkakan

sevgilim

savaş gemilerinin üzerine yağan martı senin bakışın

senin bakışın

geceyi,seviştikçe kanadı kanayan geceyi

boşluğun ıslığıyla aralayan yabankazı

gerçeküstü pelikan,

gökyüzünde su kanalları açan pelikan

'yakaladığım en büyük balık sensin'diyen yalıçapkını senin bakışın

sevgilim

senin bakışın

konduğu ağaçlara bir bir sarıldığım ardıç kuşu

sürüden erken ayrılan bıldırcın

cereninsırtında uyuyan keklik

sevgilim

senin bakışın yağmurkuşlarının nem bolluğu

yıldızların felsefesini bilen kukumav

cennet papağını,yatağımda gökkuşağını uyutan

kuşların müzik öğretmeni bülbül

senin bakışın

ezilenler başkaldırdıkça sevinçle öten kızılgerdan

sinema karanlığında dudak çırpan istanbul kuşu

-öyle bir kuş varsa eğer-

geceyle gündüzü tüylerinde eşitleyen saksağan

sevgilim senin bakışın

mutsuzluğa gagasıyla gülümseme biçen kayaşakrağı

yapraktan çimene haber götüren ötleğen

Van Gölü'ne gölgesi vuran atmaca

Aladağlar'da iç geçiren şahin

senin bakışın

denizcilerin unuttuğu bahri

gemilerin unuttuğu suyelvesi

sevgilim

hiç unutamadığım yelkovan kuşu senin bakışın



yüzümdeki gökyüzü

bakışlarındaki kuşlarla tanıdı kendini

sevgilim senin yüzün

senin yüzün

eski kuşların yeni seyir defteri..
 
a.a
 
 
(tıklayın & dinleyin)

birbirine karışsın diye saçlarımız


sevgilim

açtığında postacının getirdiği paketi yarın

içinde senin yüreğini kaldıran dağlar

benim gözlerime dolanan sis

ve sevişirken çam ağaçlarına takılan saçlarımız

birden herşey, herşey , bir gölde bir

sabah ansızın

açılışı gibi

yüzlerce nilüferin

ayrıldığımız gün üzüntüden bayılan zaman

kendine gelince

olmadık anda

vapurlar yağacak yüreğinin adalarına yeniden

yeniden dalgalar

yeniden limanlar

yeniden sonu olmayan şarkılar hepsi

yine birbirine karışsın diye saçlarımız



o zaman yine saçlarını topla sevgilim

ve yüreğinde beklettiğin martıları sal.

a.a

*me gustas cuando callas



*pablo neruda

21 Ekim 2010 Perşembe

geceye not




usulca çalan müziğe eklenen ince yağmur damlaları karışırken geceye...

"o susarken, sigara içerken, bakarken, uyurken, severken, solurken.. o varken ya da yokken.. teninin bu denli güzelliği sonsuz durgunluktan kaynaklanıyor ve bana bu sonsuz yeryüzünden, yaşamdan ve ölümden daha da sonsuz geliyor.
 işte bu duygu nedeniyle onunla olmalıyım."

t.ö



(tıklayın & dinleyin)

"des journée entière dans les arbres"


boyuna takılan bir kolye gibi
ipeğin keserken bıraktığı iz...
alacakargalar konmuşken balkonumuza
öyle güzel ki duymak her tınısını seni seviyorum diyen sesinin
gökyüzü rüzgarı susturuyor ve düşmeyi bırakıyor dallardan sonbahar.


(tıklayın & dinleyin)

20 Ekim 2010 Çarşamba

saat sekizi geç vurdu



kime ne desem

boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum



düşünmeden biliyordum deniz ılıdı

dökülen çelik katı

yürüyenler yan yana



yüzümü güneşte dinlendirsem

dağın dağ olduğunu bilsem ovanın ova ağacın ağaç

kurtulurdum

çok köprülü sular gibi git git bitmedi

boyuna kendimi dinliyordum eski yağmurları dinliyordum



saat sekizi geç vurdu

giden gitmiş hüznü ayaklandırmak boşuna

düşünmeden biliyordum.

a.d

non ti muovere


kalbimizin o çok gizli yerinde inandığımız pek çok şey gibi...

"gerçek aşk hep yanımızdadır, biz onu tanımadan çok önce bile."

19 Ekim 2010 Salı

güne not





özlemek diye birşey aklımda
sanki zamansız bir şeyler
dönüyor içimde

şimdi özledim seni
komik bir filmi izler gibi özledim
susamak gibi
ve aralıksız sallanmak salıncakta

...


(tıklayın & dinleyin)

tarihte hiç olmamamış bir yılda


... tam o sırada söğüt ağaçlarının ardından, elbisesinin eteğinin otlar üzerinde sürüyen genç bir kız belirdi. uyuyan gencin yanı başında durdu, ipeksi ellerini gencin başına koydu.genç, uyuyorken güneş ışığının uyandırdığı birisi gibi genç kıza bakınca, kralın kızını tam karşısında ayakta duruken gördü. tıpkı sarmaşığın tutuşup yandığını gören musa'nın yaptığı gibi, dizlerinin üzerine çöktü. konuşmak istedi ancak dili tutuldu. dilinin yerini yaş dolu gözleri aldı.
  sonra genç kız onu kucakladı ve dudaklarından öptü. göz pınarlarının sımsıcak gözyaşlarını yudum yudum içine çekercesine öptü. ney sesinden daha tatlı bir sesle konuştu.
  " sevgilim! seni düşlerimde görmüş, insanlardan uzaklaşrak yalnız kaldığım anlarda yüzünü düşünmüştüm. sen, ruhumun kaybettiğim arkadaşı, bu  dünyaya gelmeme hükmedildiği zaman kendisinden ayrıldığım güzelim yarımsın. sana kavuşmak için gizlice geldim sevgilim. işte sen şimdi kollarımın arasındasın, endişelenme! yeryüzünün en uzak köşelerine kadar senin peşinden gelebilmek, hayat ve ölümün kadehini seninle içebilmek için babamın şerefini terk ettim.
  kalk sevgilim! insanlardan uzaktaki çöllere gidelim."
iki sevgili ağaçlar arasında yürüdü. gecenin örtüleri onları gizliyordu.ne kralın yakalaması, ne de karanlığın karaltısıydı onları gizleyen.

h.c

15 Ekim 2010 Cuma

ben üzre



...
ay dokundu omzuma irkildim.

göğün puslu balkonunda

birdenbire insanları özledim.

...

m.a

güne not



ölsem ayıptır, sussam tehlikeli;
çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli

m.a


(tıklayın & dinleyin)

sevda üzre



yıldızlı bir gece, ay da vardı;
sen gülümseyince
yüreğimde bir balık oynadı

dizinin üstünden sarkan elin,
çözülüp akacaktı neredeyse
su gibi uyarak eğimine yerin.

önceleri bir kuru daldım ama;
tuttum yapraklar açtım,
seni görünce dünyaya.

soğan kadar şirin sözlerin var;
sohbetimizde vazgeçilmez yerin.
daha da tatlanacaklar tuzla ovulsalar

saçlarımı taradım, toparladım ortalığı;
çay demledim senin için,
içimde bir terminal kalabalığı.

senin çıplak gövdene bakmak,
her seferinde apansız
karşıma çıkan bilmediğim bir sokak.

herkes tedirgin hazırlanırken kışa;
sevgilim biz bu yatakta seninle
ter içinde soluk soluğa.

...

kaktüse diken ve bir mühre benzeyen
yara izi yanağındaki,
ne çok yakışıyor yüzüne bilsen.


çıkarıp yavaşça yüreğimi göğsümden,
sildi bir lambanın isli şişesi gibi
yumuşak tülbentini geçirerek içinden.


göğü yıldız, yeri buz bir gecede;
sırtımda demirbaş battaniyem,
seni gördüm düşümde.


m.a

ne zaman geldim sana


bütün gece bir saat tıkır tıkır işledi

düşündüm bütün gece

kurulmuş bir saat gibi.

elimde seçkin bir sözcük demetiyle,

düşündüm gelip arasam seni.

bütün gece bir saat tıkır tıkır işledi



vakti anlamak güçtü, ama kulağımdaydı sesi

bir saat suyun dibinde,

kıvrımlar çizen yelkovanı akrebi.

duydum çaldı gecenin bir yerinde.

düş müydü, gerçek miydi?

vakti anlamak güçtü, ama kulağımdaydı sesi...


m.a

13 Ekim 2010 Çarşamba

güne not


bugün şili de iki kez bahar
iki kez mavi gökyüzü

622 metre
69 gün
33 insan

ve yedi yaşında bir çocuğun gözlerindeki o eşsiz an

y.

10 Ekim 2010 Pazar

saat onyedi on... istanbul




(tıklayın &dinleyin)

...

ve sen boynunu öperken beni sarhoş

bir okyanusla titreten hayat

sevgilim olur musun.

ben savaşarak senin

bulanık saçlarından tutup

kibirli güzelliğini çıkartıyorum ortaya

dünya

kirletilmez bir inatla dönüyor

altımıza yıldızlar seriliyor

yüzüm suya davranıyor koşaraktan.

ve inzal.

i.ö

9 Ekim 2010 Cumartesi

güne not





(tıklayın & dinleyin)

yağmurların sıcak yağdığı
sonbaharın  çiçeklendiği, dolulardan konfeti yaptığımız günler.
zamanı olmayan ağaçlar meyveye vururken kendini
olmayan beşinci bir mevsim bu...
ne söylediği önemli değil, seni seviyorum sokağına çıkıyor bütün şarkılar...

y.

feride




(tıklayın & dinleyin)

sunu:

`istasyonda konuşan iki dilsizdi onlar

ayrılığı söyleyen kara gürültülerde

şaşkındır buralarda ayrı düşmüş aşklar

kış`ın ve silahların beyaz serinliğinde

l.a



k(adın) : feride

uyruğu: dünya;

dinin yok, dilin var

ve sonrasını ben bilirim



aynı yağmurlardan kaçarken bir saçağa düştük önce;

sonra gece; avluda bir kırık dal dursa üşür feride

tarihini düşünmedim, düşünmedim, ama tenimiz tanışır

ama tenimiz tanışır önce

ve terimiz...

o benim avradım olur gecelerce, günlerce;

sonrasını...sonrasını ben bilirim...



geceye yağmur inerdi işte böyle sicim gibi, ipince

giderek soğuyan dünyamıza kanat vururken kuşlar

ve hüzünle şaşırırken yolunu yitik yıldızlar,

feride, bir destan gibi yürüdü ömrünü

akmaya yaraşırken sular...



sonra sular sulara, günler günlere vururdu ve hayat onuda,

beni de hem ne kötü vurudu; hayvan gibi vururdu hayat,

küfür gibi, namlu gibi vururdu...sonra feride geceler boyu

uyurdu.ileride unutulmuş bir allah kendini doyururdu

ve susunca feride, yeryüzü boğulurdu...

yeryüzü yüreğimdi biraz da, kurudu... kurudu...



ben onu dilsiz ve dipsiz biçimlerden çaldım kimselere

kimselere bırakmam



öpüşlere sararım, gidişlere sorarım

kimselere...kimselere bırakmam!

feride başak kokar, esmer başak

gözlerini hep s(aklar) utanırken

sonrasını...

sonrasını ben bilirim.

günler turşu kıvamındaydı; şarkı söyler, rüzgar giyerdik akşamları.masamızda hep

ucu karanfil dururdu; yaralamızı sarardık, sorardık ihtilal dönüşleri, infazlara

sayardık...



kadınlar ve erkekler kendi aybaşlarındaydı: gelinler su başlarında,

şöförler direksiyon, gerillar silah başındaydı.bitmezdi tükürdüğüm savaşlarda `a

poletleri büyük beyni küçük`generallerin! orospular sızardı gecenin yırtmacından

yırtmaçların tenine küfür dolardı

ve küfür yazardı gazeteler

geceler küfür kokardı/ alkol ve sperm

günlerin yaslı yüzünde kirli kan

ve peçeteler...



peçetelerde günler turşu kıvamındaydı

faşizim kıvamında işkenceler

bir uzun yol şöförü yolları

yolları feride`yi andığım gibi anardı

geceye devriyeler dolardı



ne o

kimliksizmiydik?

feride hınca hınç grevdedir tek tip insan pazarlarında;

dağlara atarım, bulutlara katarım onu kimselere

kimselere bırakmam!



kül gecelerinden çalarken onu ateşlerin içinden

bastım bağrıma üzüm suyu damıtır gibi

sarar gibi ağrısını ışık kanatlı bir güvercinin



dirildim, diriltim onu kimselere bırakmam

kimselere!



sonra tenini tutkuladım avuçlarımda

mühürledim dudaklarını ateş kızıllığında

kattım onu yasak şarkılarıma, kitaplarıma

feride`yi şiir saydım biraz da...

nisan`ın kızıdır feride; bundandır nisan güneşi sinmiştir tenine ve kokusu

otların, kırlangıçların...

dağları uyutur koynunda kavgalara gidince; sonra aşk olur,

kadın olur bana gelince...ki aşkın saati, gömleği, takvimi yoktur; uçarı bir rüzgar

gibidir ansızın ne yana

dönse yüzümü ufka çeviririm.

sonrasını...sonrasını ben bilirim...



feride tütünü türküye banarda içier

yüreğinde bir tufan negatifleri

ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış

bırakamam kimselere

k i m s e l e r e!



feride şiir huyludur, gül kokuludur

gül kokuludur gözleri ile gözlerime dokunur

dokunur

vaay!

o aşklar ki hayatın teninde sonrasız bir oyundu

dağıtınca bir yangının alanında süngüler

birileri anlatmaya koyuldu



`(...) bu gün kimse konuşmuyor(eski söylediklerini yinelemeyenlerden başka) , çünkü

dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler, öğütleri, haber vermeleri, yalvarıp

yakarmalarıdinleyeceğe benzemiyor.şu son yıllarda gördüğüm bizde bir şey kırdı.bu

şey, insanın güvenidir; o güven ki, insanlığın dilini konuştukmu bir başkasından

insanca karşılık göreceğimize inandırır bizi(...) insanlar arasında sürüp giden uzun

diyalog bitti`...

a.c



(herkesin bir feridesi vardır bilmezmiyim

herkesin bir ayakkabısı gibi birde şarkısı

herkesin bir kimsesi vardır bilmezmiyim

bir de kimsesizliği..)



gözlerimle gözlerime dokunuyosun

bir bilsen o an gözlerim oluyosun

kaçalım, beni gören sen sanacak



görüyormusun dağlara dokunuyor insanlar

giderek dağlaşıyorlar

görüyormusun adınla başlıyor her şey

karın eriyişi, yağmurun dirilişi

özlemenin ilk harfi, gücün hecelenişi



adınla!

adınla her şey: şarabın dökülüşü, sesmin eskimeyişi...

ben ise sana abanıyorum

büsbütün aşk kesiyorum...



yenile yenile bana abanıyosun sende

ateş kesiyor dudakların

saçların iri bir tutumak oluyor bu yangın yerlerinde



ben nereye gitsem biraz senden gelirim

ardımdan kuşlar ve uykular gelir...



feride

ey yaar!



gelip bana çıkıyor bu kent

ben kentlere çıkıyorum

kentler kent olmadı feride

bir türkü tutturup açabilmeliyim anlımı

gecelerinde



güne koşerken çocuklar güne erkenden

ya deniz yada dağ kokmalı yolları



çocuklar çocuk olmalı

aç bakmalı sevgiye

çocuklar bazen bir ülkedir

gözleri gök(yüzünde)



ter ve güneş kokarken işçiler evlerinde

herkes gibi olmalı, adı gibi

yoksa sonumuz olur feride

utanır rüzgarlar hakedilmiş iklimlere



çarşılarda kalabalık yürüyor

sanki topyekün bir ülke toprağın şiddetinde

ansızın o kalabalık soluyor`faili meçhul`lerde


(herkesin bir feridesi vardır ben bilmez miyim herkesin bir ayakkabısı gibi bir de

şarkısı herkesin bir kimsesi vardır ben bilmez miyim birde kimsesizliği...)


yanmaktan değil, yakmaktan 'müebbedenmen' ömrümde

iri dağlar, güzel kadınlar sevdim yine de

ve bir tutam hırçın gençlikle

yürüdüm takvimlerin amansız büyüsüne

yüreğim hep uçurumlar denginde

(ve hangi renkte olsak da

kalarak bizi sarıp sarmalayan günlerin asıl rengine

rengarengine...)

benim ömrüm hep beyaza kandı ey 'şarkısı beyaz'

ama hangi beyazı tutsam gri oluyor

sonra boğuluyor

kararıyordu...

hiçbir beyaz

bembeyaz;

hiçbir yaz,

yaz

kalmıyordu!

(bütün griler eskiden beyazdı feride...)

tüketmeden bir sevda ezgilerini bir ünlem olmak varken;

üç mevsim ilk yaza açılırken yeşile dolmak, yerküreyi

uçurumlarda bile sarmaşık gibi sarmak, tek telden her

tele bir akort atmak, dorukların dağlarına tutunup kalmak, meydanlarında, halaylarda

diz kırıp gülmek

varken;

sen sar ve sor bırakıp gitmek varken...


çünkü yalnız sana gelmiştim, dağılmıştım, sevmiştim;

kabaran belam, en umulmaz sularda vurgun yenilmiştim...

(artık sen... sen feride olsan da

bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kansan da

kansan da mahvolmuşum, mahvolmuşum!)


her yağmur bir gök bulur, elbet kendine; her yeşil bir dal, her su bir damla, her ateş

bir kül, her takvim bir yıl bulur elbet kendine! her yangın bir duman, her öğrenci bir

okul, her artı bir eksi, her yol bir taşıt, her soru bir yanıt;

her aragon bir fransa

her fransa bir elsa...

her karacaoğlan bir zülüf bulur (yeter ki bakmayı bilin, her yarin bir zülfü vardır);

her ressam bir tuval, her kış bir ayaz, her kitap bir okur, her şarap bir adam bulur

kendine; yeter ki şarap, şarap olsun, içen çıkar...

her deniz bir martı, her ömür bir tufan, her rüya bir uyku, her nota bir şarkı, her

mezar bir ölüm, her ağaç bir kök, her dağ bir duman, her güneş doğacak bir

kuytuluk bulur ya kendine,

bulur ya;


ben

senden

başka

sen

bulamam

b u l a m a m!

paramparça kıldım şiirimi
bu kadar b(ölüm) yeter mi?

s
o

n

r

a


a

ş

k:


sonra!

ve ben gittim yüreğimde kan gülleri

siz de o aşkın teninde dinamit sayın beni!


y.o

uçurumda açan




aşktın sen kokundan bildim seni

bir ahırın içinde gezdirilmiş gül kokusu

taşıttan indin sonra da karşıya geçtin

elinde bir tuhaf çanta saçında soku



akıl almaz işleri şu zambakgillerin

sokakta bir sövgü gibi akıp gittin

gözlerin sonsuz uzun sonsuz çekikti

baksan uçtan uca çin seddi’ni görebilirdin



yanındaki adam mutlaka kardeşindir

istanbul öyle ağırbaşlı bir kent değildir

aşktın sen gidişinden bildim seni

neye yarar sağduyuyu aşmazsa şiir



birbirimizi kucaklarken neye yarar

kucaklamıyorsak eski yeni sevgilileri

diyorum çoğunca evli kadınlar

bu yüzden ölü yıkayıcısıdırlar



bilir misin acaba ne demiş tilki

kişi bir anda nasıl çarpılıverir

kuliste yarasını saran bir soytarı gibi

giderek nasıl anlaşılmaz olur sözleri



ömer ki bir gölü balığı için değil

kamışı için vergilendirdiydi

ama değnek vurulurken zavallı uğruya

yüzüne ve neresine gelmesin derdi



selam size büyük durumlar doruk anlar

dağ görgüsü kazanır ağrı’yı bir kez görse de kişi

marmara’dan yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği

okyanusu beş dakika seyretmekle kavrar



belki de biraz geç rastladım sana

ama her şey geç gelmiyor mu yurdumuza

1929 buhranı bile geç gelmemiş miydi

eksikliğe mi alışmışız mutsuzluğa mı yoksa



bir ahırın içinde gezdirilmiş gül kokusu

ağır uykusu aldatılmış olanın

ve aldatanın delik-deşik uykusu

taşıttan indin sonra da karşıya geçtin



divan, nâzım hikmet, ikinci yeni

kaç gündür adını düşünüyorum

ne demiş uçurumda açan çiçek

yurdumsun ey uçurum


c.s