31 Mayıs 2010 Pazartesi

...


...

kesişen ayrışık doğrular gibi

çarpışıverdim yüzünle. yüzün

öyle düzgün suna bir elyazısı

yüzün yüzüme aksedince

yüzün ayna alnımda

yüzün uzun hüzünlü bir alınyazısı!

...
k.i

30 Mayıs 2010 Pazar

mavi gök orda mı


"mavi gök orda mı

bakıyorsun kuşlar

hazır

sokak lambaları yanık unutulmuş

bir kadıköy vapuru hınca hınç insan

çok geçmeyecek

martılar beyhude turlar atacak

kıyılar lağım konserve kutuları

mısır koçanları



sevgi aranabilir yine

korkusuzca say koskoca kederlerini

bir kuyu bulunabilir



aklımdan çıkmıyorsun

sen hala dizüstü

bunca anıyı besleyerek

sokaklarda avaz avaz konuşarak kendi kendinle

mektupları öpebilirsin kırmızı dudaklarınla

görür gibi olarak açıp baktığımı

bense şöyle diyorum:

buradan bir acı kanamış boyuna



kuşlar hazır

öncü havalanmak üzre

şehri gelen bir mevsime bırakıyorlar

o vapur hala hınca hınç

kimbilir herbiri hangi dünyaya sağır

çok geçmez aradan



kadınlar kapı önlerinde

ellerinde meşalelerle

aydınlatırlar gelip geçen erkek suratları

yorgun bir sarıyla ben de

geçeceğim önlerinden



aklımdan çıkmıyorsun dedim

başka türlüsünü yorgunum anlatmaya

telefonlar yan hücrede çalışıyor

bense kurşunî bir dere

ağaçlar hayvanlar bile kaygılı

onu bir mersedesten indirdi kalçasına kadar açılarak

yapayaşlı bir rum kadın

herşeyde yanıp sönen bir kıyamet algısı

haydi koşayım diyorum belki dağılır

koşuyorum

sancağımda kendi rüzgarımla ölgün kıpırtılar

hayır daha sevgili daha sevimli değil

ne başka bir gün ne başka bir zaman



çok geçmeyecek aradan

şöyle diyeceğim:

bulutlar açmadı

mavi gök orda mı"

c.z

gracias a la vida


teşekkürler hayat; verdiğin her şey için;


her açtığımda

siyahı beyazdan, cennetin huzmesini karanlıktan,

sevdiğim erkeği kalabalıktan çıkarıp bana sunan gözlerim için



teşekkürler hayat, verdiğin her şey için

hayatın sesi ve kelimelerim

düşüncelerim, ettiğim kelamlar,

annem, dostlarım, kardeşim ve parlayan güneş

ve aşkın izleri için



teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;

duyduğum tüm sesler; gece, gündüz,

ağustos böcekleri, kanaryalar, çekiçler

motorlar, köpek bağırışları, rüzgar

ve yarin sakin fısıltıları için



teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;

caddelerinde, göl kıyılarında, dağlarında

ovalarında, leb-i deryada yahut suya hasret çöllerinde

ve evlerinde yorulan adımlarım için



teşekkürler hayat, her şey için;

yıkıntılardan kendimi yeniden yaratabildiğim

ve yeniden hayata sunabildiğim için

kahkahalarım, göz yaşlarım

ve bu şarkı için



her şey için teşekkürler hayat
(violetta parra)

çeviri ekşi sözlükten alınmıştır.

mutluyum çünkü;


mutluyum çünkü galip gelmedim

cana ferahlık veren o gizemli sarnıçtan

arklar açmalıyım bahçesine kalbimin.



mutluyum çünkü galip gelmedim

madalyam olacaktı yüreği kangren yapan

ve bir gururum, kendini okşatan.



mutluyum çünkü yenilmeseydim

ey hırs ben senin ürkek ülkenim

diye bitmeyecekti şiirim.



gidenleri öp benim için, çünkü benim

ceylan bakışlı bir kırlangıçtan

bile mahçup ruhum var.

buruk bir ömrü yaşasa da bedenim

mutluyum çünkü hala kılıçtan

utanan bir boynum var...


i.t

bana beklet


bana beklet yontusunu ayıklarının
bana beklet saksında o mahçup çiçeği


ben ki beyaz bir sayfanın sıkıntısındayım
yüzümde suskun ev tenhaları
yüzümde geçkin bir elmanın kurtları


ah hanginize baksam bir bahçe dağınıklığı
geçsem içinizden geçsem
kaderimdeki faytonun ağır aksaklığı


bana beklet bu yara bilincini
ve üşürüm ürpertisini ölümlü olmanın


ben ki kuşların göç zamanıyım
büyüttüğünüz kötülük yılanı
hüzünle uyandığınız yatakta


ah bilmemenin geniş huzuru
korkuyu getirdi rüzgâr
öylece koydu aramıza



bitir sessizi ve yeniden başla...


g.ö

26 Mayıs 2010 Çarşamba

flora

göllerimi bırakıp denizlerine gelirim

sevişmek için seninle

flora, çağlayanın karnında çırpınan kayık

isteğin masalı

tenime dağılan mıknatıs

yüzükoyun yatmasan göremezdim

sırtında bir bahçıvanın makas izleri

sevdalılar parkı'nda ağır yaralı

dudakların boynumun altında patlayan

yavru papatya

sokaklar bile göç ediyor flora

saatler ıslanıyor

tamburi cemil bey çalıyor seni anımsatan şarkıları

kente kanadı kırık melekler yağıyor

sevdamız yüksekten uçurdu bizi

sevdamız, siste dolaşan tavuskuşları



biz sevişirken ölmeliyiz flora

köprülerin üzerinde, çatlayıp bizi ikiye bölen

erimiş bilgisayarlar bulmalılar çöp kutumuzda

oyuncak mağazaları için soygun planları

tahtlar, somun altından

biz sevişirken ölmeliyiz flora

birileri haber vermeli bunu muhabbet kuşlarına

a.a

Zamana Adanmış Sözler

ülkendeki kuşlardan ne haber vardır

mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır

yoktan da vardan da ötede bir var vardır

hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

o şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

sevgili

en sevgili

ey sevgili

s.k

25 Mayıs 2010 Salı

24.


çiçek - renk -  getirdin, yalnızca yeşil olan bitkilerime -
mayıstı - -

o.a

24 Mayıs 2010 Pazartesi

sevgilim


sevgilim

ecza dolabının raflarında bekle beni

bir tüp diş macunu, bir şişe siyanür

ve zambak kokulu sabunlar



sevgilim

Büyük Millet Meclisi'nde bekle beni

kürsüdeki yerimi ısıt

güzel konuşma dersi vereceğim hiç ağzımı açmadan



sevgilim

iki bilinmeyenli bir denklemde bekle beni

matematik tanrısının sonsuzluk evi

ve akıl hastanesinin sisli bahçesi



sevgilim

bir kedi pençesinde bekle beni

yüreğinde deltalı tırmık izleri

ve karikatür saraylar



sevgilim

polis otolarının fırıl mavi ışığında bekle beni

sakallı kaldırımlar, guguklu saat suçları

ve tarçın kokulu şizofren



sevgilim

Çocuk Kalmışlar Derneği'nde bekle beni

' hepsi pekiyi ' süt dişlerin, korsan gemilerin

ve altını ıslatmış bez bebeğin



sevgilim

bu şiirin çıkışında bekle beni

saat kulemizi geçenlerde yıktılar

a.a

20 Mayıs 2010 Perşembe

istanbul

ateşböcekleri


ışıkla ilgili bir yazı okuyordum, elektrikler kesildi
boğazından geçerek midesine indi kent gecenin
mum aramadım, oysa vardı
pencereye gittim kalkıp çalışma masamdan
iki sevgiliden söz ediyordu ağaçlar fısıldaşarak bahçede
ağaçların yalnızlıklarından korktum
sonra yollardan söz açtılar, düşledikleri yollardan
işte o zaman ateşböceklerini,
birbirini kovalayan iki yanarsöner ışığı gördüm
gezinen son yıldızlarıydılar yeryüzünün
çaldıkları ağustosböceklerini tahta kafeslere dolduran
bir hırsız çetesi geçti sokaktan
ay siliyordu, siliyordu camlarını terleyen evlerin
bir ırmak kente geri dönmeyeceğini bildiren
bir mektup yazıp akıp gitmişti sudan gerekçelerle

yerçekimini aşk yoksunlarına bırakıp
bir bir çıkardım giysilerimi
ve kapısını araladım uyuduğun odanın
sonra açılmak için dokunmamı bekleyen
pembe gülleri gezdirmeye gittik
ağaçların gözlerini yumduğu küçük koruda
gökyüzümü sarsıyordu ıslak kelebek kanatların
ve geceyi
şu ısırıp durduğun geceyi
gitgide derinleşen karanlıkta gitgide sertleşen geceyi
yıldızların gökfişekleri gibi içimizde patladığı geceyi
çiğlenmiş sabahla birleşen ve küçülen geceyi

her güne böyle başlayalım sevgilim
böyle, ateşböceklerine teşekkür ederek

a.a

TK


atlarla. uzun bacaklı evrensel atlar
bunlarla gelişiyor sevdamız anlatılmaz
cocuklarla, kuşlarla, ağaçlarla.
büyüyen, uçan, dal budak salan.
yalnız aşkta raslanan o seçkin nokta.


sen kadınsın ya büsbütün soyunuyorsun
sana vergi, atılacak her şeyi kolayca çıkarıp atmak
öptüğün gibi dünyanın bütün adamlarını bu arada
beni
uzanıp öpüyorsun ya atları çırıpçıplak
ne oluyorsa işte o zaman oluyor.


sen ağzını ilave edince atlara
birdenbire oluyor bu, şaşırıyoruz
korkunç bir güzellik halkların havasında
birden ötesine geçiyoruz varmak istediğimizin
ayır ayırabilirsen hangimiz kadın, hangimiz erkek.

c.s

17 Mayıs 2010 Pazartesi

50.

  
   özlem, dönünce bulunacağı düşünülen mektuptur.
özlem, dönünce bulunacağı umulan mektuptur.
  özlem, dönünce bulunacağı beklenen mektuptur.

o.a

herşey sevgiyle başlar



hadi gel, senin zamanın artık...

yakınlık

.
içimizdeki güvercinlerin
birbirlerine değiyor kanatları

a.

ormanın taa içinden


gece yaktığı muma biriken kanatlardan duyduğum ses
ormanın taa içi sensin, oraya vardığında kimse olmayacak.
sadece sessizlik ve hakkı verilmiş hayat diyordu.
ürperdim& döndüm uyuyordu.
...........

tüketilmiş, karanlığa bırakılmış akıl.
bir sancının yılan parıltısında süren yayılması.

tanrı seçti bizi,
kendi yalnızlığını duyurmak için,
aşkı verdi


b.m

16 Mayıs 2010 Pazar

pazar'a not

aşk olsun güneşteki kumruya, içini aşkla çekiyor!

h.e

sanki burada değilim


artık kendimden kurtulmuşum
kırmışım zincirimi
şimdi karadayız, şarkılar söylüyor
karayel telefon tellerinde.
bir taka geçiyor fırtınadan
yeni şeyler seviyorum, yeni şeyler.
yıldızlar, istanbul'un ince bir minaresi, kağıthelvası,
malta eriği, kahve cigara, çukulata.
yeni günler geldi günlerime
perşembeler
coşuyorsam gün olur,
gün olur kederli isem
bunlar çocukluk değil
                ......................... değil arkadaşım
bunlar kırk yaşında başlayan
bir lambanın aydınlığı.
burgaz iskelesinde bir kahvede oturup düşünüyorum.

doğrusu seviniyorum
vapurlara bakıyorum.
iskeleye, konuşanlara bakıyorum,
sanki burada değilim.

s.f.a

14 Mayıs 2010 Cuma

güne not


balkonda taflanın, şimşirin, hanımelinin güneşli daveti.

h.e

13 Mayıs 2010 Perşembe

...

yaşamak umrumdadır


sabah şairin üstüne saldırıyor

yaşamaktan bir güneşle kaplanıyor onun kalbi

onun kalbi topraktan sıyrılıyor

aşk dahi sıyrılıyor topraktan

gözlerini tanıyorsunuz: çaylak sürüleri

beyni: aç kuşlardan bir ambar.

bir kıyısına ilişmiyor dünyanın

Allah`ın ve devletin dibinde insanlar

onu barutla karıştırıyor

ve zerdali çiçekleriyle.

ahali kapısını taşlıyor onun

onun için develer kesiyor halk

aşka ve kavgaya aydınlık getiren kalbi

topraktan sıyrılıyor.



ben

topraktan sıyrılıyorum

buğular

ve aşiret rüzgarları kanımda.

arklardan gece vakti sular

kaç zaman ayaklarıma

yaslı bir selam gibi dokundu

kopartılmış yapraklarımdan ibaretti hüzün

dedim rahmet yağar ben yürürken

gece benim ardımda

taşıdım kara gençliğimi dağların damarında

hep döşümde yaratkan, patlayıcı bir kimya

beynimde hep manalı bir uçurum.



benim hayranlığımdan inlerdi şehir

ben atlara ve uzaklara hayrandım

kendi ehramlarını bile tanımayan kadınlar

ansızın patlak verirdi baharda.

dudaklarımda çürükler vardı

dağ çiçeklerinden ötürü.

Irmaklara salardım kendimi

ruhumda kaynar adımlarla gezinen dünya

bana hain sevgilimdi.



yaşamak debelenir içimde kıvrak ve küheylan

beni artık ne sıkıntı ne rahatlık haylamaz

çünkü ben ayaklanmanın domurmuş haliyim

yürüsem rahmet boşanacak.

ve sana bir karşılık vereceğim



sana bir karşılık vereceğim

toprağı deşen boğuk sesimle

sana bir karşılık vereceğim

amansız kum fırtınası altında

sana bir karşılık vereceğim

birbiri üstüne yığılırken günler

ey taşan suların imkanı

ey taşan suların bekareti sana

bir karşılık vereceğim.
 
i.ö

gölgedeki kadının şarkısı


sessiz biri gelir de başını vurur lalelerin:
kim kazanır?
kim kaybeder?
kim koşar pencereye?


kim o kadının adını en önce söyler?
adam saçlarımı bürünendir.
adam bürünür saçlarımı başının üstünde ölüler gibi.
adam bürünür saçlarımı göklerin bürüdüğünce o yıl aşk içreyken ben.
adam bürünür saçlarımı kendini beğenmişlikle.


birisi ki kazanır.
kaybetmez.
koşmaz pencereye.

söylemez o kadının adını.

adam gözlerimi edinendir.
edinendir gözlerimi kapandığı an kapılar.
bürünür gözlerimi parmaklarında halkalar gibi.
bürünür gözlerimi safirden ve şehvetten parçalar gibi:
güzden beri erkek kardeşim oldu adam;
sayıyor günleri geceleri.


birisi ki kazanır.
kaybetmez.
koşmaz pencereye.


en sonuncudur söyleyecek o kadının adını.

odur sahip olan söylediğime.
taşır onu kollarının altında bir bohça gibi.
taşır onu hani saatler taşır ya en kötü saati.
taşır onu eşikten eşiğe, fırlatıp atmaz asla onu.


birisi ki kazanmaz.
kaybeder o.
koşar pencereye doğru.

odur en önce söyleyecek o kadının adını.

başları vurulmuş laleleriyle.

p.c

ulu-orta


I

düşen bir yaprağa bağladım hayatımı

olsun artık diyorum ne olacaksa

paralı bir asker miyim neyim

ekleyip duruyorum sabahları akşamlara

ve kendimi arıyorum meşgul çalıyor

gerçi söylenmez böyle şeyler uluorta

aşk diyor başka bir şey demiyor kalbim

nasıl bir dostluk ki bu, hem kadim

hem de mayhoş elma tadında.



sorma,

elim kırılsın bir daha

dokunursam güneşe.





II

kendimi de koysam ayağımın altına

yine de yetişemiyorum ey aşk,

omzunun hizasına.

çünkü bende birikiyor her şeyin tortusu

ve ayağını kaldırıyor dünya, konuşurken benimle.

budanan oğullar gibiyim sessiz ve narin

nereye konsam geri sayım başlıyor

kurcalıyor beni bir çırağın elleri

ah, unufak olsam ve desem ki

ağzın tat görmesin hayat

kandırdın beni.



sorma,

üstü açık araba

dünya dediğin.





III

kılpayı kaçırılmış bir şeyin

bıraktığı ardında

neyse oyum ben.

yaralı serçe, benim için dua et:

gök bir kayalık gibi şimdi üstümde

dr şükrü öncüoğlu’ndan üç ayda bir reçete.



sorma,

yangın sönseydi suyla

denizler her akşam böyle yanmazdı.



IV

acıyan bir şeyim ben buradan çok uzaklarda,

ve koskocaman bir hansın sen uğraşma bu çocukla

çünkü nasıl bir şey biliyorum itin taştan korkması

bir yastık arıyorum kuş seslerinden

mühim değil sonrası.



sorma,

siliniyor her şey, hatta uçurtma

takılıp kalıyor göğe.



V

yakar top oynayan melekler gördüm güneşle

ve büyük çiftçiler, dağları biçen

yolundaydı her şey ben bile yolundaydım

ama

kıyıya vardığımda kendimi unuttuğumu anladım

karşı kıyıda.



sorma,

kaldım altında

devirince kitabı.



VI

şiirler söyledim belki duyarsın diye

çığlığıydım içinde dilsiz bir şehzadenin

sana seslendim durdum bu küçük odadan

acımı duy, sensin pusulam benim

ki dünya

silinmiş bir harita

gibi yabancı bana.



sorma
usulca uzandığında

bir ceset oluyorsun öpüldükçe şımaran.

i.t

12 Mayıs 2010 Çarşamba

konuşulanlar üzerine


birazdan bu yer küçük gelmeye başlayacak,


ve dışarıya çıkacağım.

geniş yamaçlara,

vahşi rüzgarların estiği

ve soğuk yıldızların parladığı

ayağımı yollara koyacağım.

buradan dünyanın kalbine taşınacağım



gemi kadar güçlü olacağım

balina kadar bilge

ve üç kelime(yi) söyleyeceğim

bu hepimizi kurtaracak

ve üç kelime(yi) söyleyeceğim

bu hepimizi kurtaracak



birazdan bu yer küçük gelmeye başlayacak

ve öyle güleceğim ki

duvarlar oyulacak



sonra üç kere öleceğim

ve yeniden doğacağım

küçük bir kutu içinde

altın bir anahtarla

ve bir uçan balık beni serbest bırakacak



birazdan bu yer küçük gelmeye başlayacak

tüm damarlarım ve kemiklerim

yanıp kül olacak

beni

siyah demir bir kaba koyabilirsiniz

ve tozlarım,

etimin söylemeyeceği şeyleri söyleyecek


birazdan bu yer küçük gelmeye başlayacak

ve dışarı çıkacağım

ve dışarı çıkacağım

ve dışarı çıkacağım

11 Mayıs 2010 Salı

tentation


bana yaşadığın şehrin kapılarını aç..

sana deyeceklerim söylemekle bitmez

yıllardır yaşamamdan çaldığım zamanlar

adına düğümlendi.



bana yaşadığın şehrin kapılarını aç..

başka şehirleri özleyelim orada seninle.

bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar

ikimize yetmez.


ö.a

iki ayna


yabancılar aynaya baktığında
evin yüzü değişir, bu
beyazların ormandan
yüz bulması gibidir

yabancılar aynaya bakınca
ev yüzünüze küstü, siz
iki ayna gibiydiniz hem
birbirinin yalnızlığına bakan
hem birbirini yalnız bırakan
iki eşya gibiydiniz -eşya
yabancılardan kokrkar, sizin
aceleyle bakılsa bile
birbirini bağışlayan iki
yüzünüz vardı, yabancılar
bakınca biri kırıldı-
hanginiz

yabancılar aynaya baktıysa
bu sizin yüzünüzden, yazık
ne güzel bir hata vardı
sizin yalnızlığınızda, bir kusur
kadar bakımlıydınız, sizden başka
kimsenin kusur bulamayacağı
bir yalnızlığı kırdınız, şimdi

ayna olsam size çok kırılırdım

h.e

-göge bakma durağı -



senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım

tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum

bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi

sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor

seni aldım bu sunturlu yere getirdim

sayısız penceren vardı bir bir kapattım

bana dönesin diye bir bir kapattım

şimdi otobüs gelir biner gideriz

dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç

bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin

seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat

durma kendini hatırlat

durma göğe bakalım

t.u

güne not


ağlamadan

dillerim dolaşmadan

yumruğum çözülmeden gecenin karşısında

şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı

üzerime yüreğimden başka muska takmadan

konuşmak istiyorum.

i.ö

6 Mayıs 2010 Perşembe

powerlinerflyers from wes johnson on Vimeo.

uzak yakınlık


soruyordun

ilkyaz işte
uyanıp bir bahçeyi dinliyoruz
tenhalık böyle

dallar mı kırılmış, sarmaşıklar mı toz içinde
beklesem hemen gelecek olduğun
tam öyle olduğun
oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda
kırıp dökük de olsa yanımda
mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda
o deniz ki aramızda hiç kımıldamadan
erkeğini iyi tanıyan bir kadın gibi yorgun.

yarısı yenmiş bir elmaydık bana sorarsan
ikimizdik, iki kişi değildik
bakıyorsak birlikte bakıyorduk gözlerimin içine
birlikte gözlerinin içine bakıyorduk senin
yanlıştı, doğruydu, hiç bilmiyorum
sanki bir bakıma ayrılık böyle.

karşılıklı otursak da ne zaman
masa örtüsünü ikiye bölen ellerimizdi
bir tırnak yeşilinden gerisin geriye
ayak bileklerimizden gerisin geriye
bütün bunlar gereksiz, bilmiyorum sanma

gereksiz ama yalnızlık böyle.

e.c

4 Mayıs 2010 Salı

cennetin tavşan resimleri III.


yirmiiki. yüzyılda gündelik hayat

kahramanımızın charlie chaplin olması
ne değiştirir sanki!
o da bizim gibi, kemikleri odundan
bir ölümlü nihayet!

hal böyleyken, neden
o kadar çok yer ayrılıyor,
anlaşılır gibi değil,
cennetin duvarlarında,
bilbordlarında,
on günlük sakalıyla çekilmiş
"sabıkalı" fotoğraflarına onun?
ve niçin "aranıyor" her yerde?

niçin o kadar çok geçiyor
cehennemden yükselen
neşidelerde adı?
neden o kadar sık rastlanıyor,
ters giyilmiş partal iskarpinleriyle
hayta ayak izlerine
hemen her sayfasında,
cennette tutulan kroniklerin?

ve ne zaman geçecek olsa,
ayak uçlarına basaraktan,
bilinen şaklabanca göz kaş
hareketleriyle chaplin
hatırından, sıradan bir cennetlinin,
melekler de, ölümlüler de niçin
dökülüyorlar öyle,
bağrışıp çığrışarak
kafeslere, parmaklıklara,
camlara salkım salkım?

anlaşılması zor,
o kadar mı olaysız
geçiyor günler;
herkes o kadar mı çok
sıkılıyor cennette!
 
c.k

cennetin tavşan resimleri II.


bundeslade

upuzun ve pek zayıf,
hemen hemen bir deri
bir kemik bedeniyle kafka'dan,
ressam ascher'e,
ermiş sebastian için
çıplak modellik
yapması istenmiş...

"bir deri bir kemik!" diyor,
günlükler'i okurken,
bir melek ötekine:
"ona da bu yakışırdı zaten!
hani daha yaşarken sanki,
bir mısır prensi gibi
mumyalanmaya hazır:
darası alınmış;
yıkanmış, taranmış,
tütsülenmiş...

prag' ın sıkılgan ve çileci
saat kuleleri gibi,
dibinden bakıldıkça, utançtan
eriyen, incelen, uzayan;
ve saydamlaşan bedeni
daha yaşarken sanki
ölüm ve ötesinin
süsleriyle süslenmiş;
ebedi bir güvey
olsun diye, besbelli,
geçkin bakirelere!
ve bir kurban,
izraelin evinden,
intikamcı yahveye...

ve ruhu kahramanımızın...
kenanlı bir yalvacın ağzında
donup kalmış, isyankâr
bir nidayı andıran
keşiş ruhu kafka'nın,
daha yaşarken sanki
bedeninden alınmış;
hohlanmış, parlatılmış;
bohçalara sarılmış
ve ayrı bir sandıkta saklanmış!

ve her gece o sandık
ihtimamla açılmış,
ve her gece o şamdan,
bir suç aleti gibi,
gözlerden gizlenerek
sandıktan çıkarılmış;
fitili temizlenmiş, yakılmış;
ışığında öyküler, romanlar,
kronikler yazılmış;
sonra yine ihtimamla
kundağına sarılmış,
sandığına konulmuş;

ve o sandık mıhlanmış,
mühürlenmiş...
gün doğarken kapıyı
omuzlayıp içeri
girerken günlük hayat,
telaşla karyolanın
altına iteklenmiş."
 
c.k

cennetin tavşan resimleri I.


gecenin saat üçü, zifirî karanlıkta,
bir keşişin yakarışları gibi;
göğe doğru isyanla yükselen
dev boyacı iskeleleri arasında
el feneriyle biri,
acı yonga, misk, terebentin
ve ağır yağlı boya kokan cennetin
tavan resimlerini
iskandil etmektedir.

adamın korkuları vardır,
korkunç teorileri...
ve adam hazırlıksız
yakalanmak istememektedir.

çünkü ona göre,
sabah kalktığımızda şehir
hunların eline düşmüş olabilir
yahut yahudi mahallesinde bir ana,
ruhani çalkantılarla,
haleluyalarla dolu
yeni bir binyıl için
yeni bir mesih
doğurmuş olabilir, mesela.

yine ona göre, her sabah
aklımızı kundağından çıkarıp
gözlerimizi oğuşturarak,
bakmamızı bekleyen
hep aynı aynalardan,
inmemizi bekleyen
hep aynı kapılardan,
geçmemizi bekleyen
hep aynı sokaklardan,
aynı sofalara açılan
aynı odalardan,
aynı masalarda
aynı adamlardan,
aynı adamlarda
aynı oyuklardan,
aynı sahnelerde
aynı oyunlardan,
aynı ayinlerde
aynı dualardan,
aynı lahitlerde
aynı mumyalardan,
geçerek oyula oyula,
geçerek ufala ufala...

...içinde dolaşması,
yıllarca her gece takrarlanan
bir rüya imiş gibi yavan
ve bezdirici
yeryüzü atölyesinden
içeri girdiğimizde...

örtüsünü kaldırıp,
yeni bir gün için
tamamladığı resmin;
bize her gün hep aynı kanavada,
her gün hep aynı manzaranın
kopyası gibi gelen,
ama yine de, günübirlik hayatın
eriyen konturları,
kağşamış figürleri arasında,
işte bir kez daha yeni,
işte bir kez daha büyük
ve mucizevi olanı-yani
cennetin tavan tasvirleri için
seçtiği son detayı-
gösteren ulu ressam,
bu gece tuvalini,
bir tek fırça olsun vurmadan,
bomboş bırakmış olabilir.

ya da resme başlamış,
bir şeyler çiziştirmiş
ama çizdikleri ressamı
apayrı bir zamana;
henüz nebüloz halde
yepyeni bir temaya
götürmüştür de hani,
her şeyi yeni baştan
- burada ve böyle sandığımız,
bildiğimiz,
baş edebildiğimiz-
her şeyi bir kez daha
ekstazla,
boyamak için belki...

üstümüze yanık bir çöl beyazı,
rüyalarımızın yüzeyi gibi kalın
ve kımıldayan
bir yokluk tabakası,
çektikten sonra tutup
fırçasını esirle yıkayıp temizlemiş
ve çengiler, orjiler arasında
bir lütuf çağı için
ışığı, müziği ve şiiri
şöyle bin yıllığına
kaotik bir uykuya
yatırmış olabilir, pekâlâ!

c.k

virginia wolf'un dama taşları


ceplerine çakıl taşlarını doldurup
kendini ouse ırmağı'na atan
ikiz kız kardeşi kader'in...
en diplerine varmak istedin bunu yaparken,
en diplerine
ruhumuzda olup bitenlerin

seni incittiler mi
oyunlara sürdüğün kahramanlar
-ispermeçet mumundan
ya da selüloz hamurundan-

sensiz yaşamayı bilemediler mi,
gösterişli buhranları salyalı esrimeleriyle
hoppalıklarıyla hazımsızlıklarıyla...

yüzleri vardı ruhları vardı,
bedenleri yoktu.
isimleri künyeleri belliydi
-çiçek isimleri gibi-
ama cinsiyetleri yoktu.
ne yapsan hangi kalıba döksen,
hangi boyayı sürsen hangi
eczayı denesen
mucize olmuyordu,
sana benziyorlardı.

ve taşlar vardı daha küçük
taşlar vardı
kaderin dipte çağıldattığı,
belleğin menfezlere doğru ittiği
çığlıklı çıngıraklı
erguvan alabaster ya da safran rengi
kozmik melankoşi serpintileri;
ölümün sert içkisinden başka
hiçbir muhayyilenin eritemediği...

sözcükler... onlar her zaman yetersizdi;
tüy gibi hafıftiler;
mağmanın yüzeyİne çekiyorlardı seni,
katman katman uykunun ve şiirin,
o her şeyi gören körlüğün:
yaratıcı saflığın,
dehanın yüzeyine

ve imgeler...
kanın koşturduğu haber
en uzak yıldıza,
en yalnız meleğe;
düşüncenin çıkardığı muteâl çınlamalar
kafa kemiklerimizde:

kurtların böceklerin kabirde
son kırıntıları sindirip son
vıdı vıdıları deşifre
etmesinden -ve yaşanmış, paylaşılmış
ya da gizlenmiş her şeyin
ama her şeyin bilinmesinden
sonra bile
kemiklerimizde,
kemiklerimizin ununda
duymaya devam edeceğimiz sesler...

sen o hazin sesleri
diyapazon gibi
çınlatarak
çıkarmak istedin
kafa kemiklerimizden.

alçıdan yüzlerimizi,
köpükten tenlerimizi,
kabuklarımızı dikenlerimizi
uyurgezer oyunlarda bırakıp
diplerde çağıldayan
büyük hayat'a
katılmak istedin...

söylenecek söz bırakmadm ardında;
ceplerine çakıl taşlarını doldurup
kendini ouse Irmağı'na atmanın,
o eşsiz dahiyane fınalin
bize düşündürdüklerinden başka...

c.k

3 Mayıs 2010 Pazartesi

aşk gelip beni buldu


yüzünden bir harf düştü, kış bastırdı

okuyamıyorum seni, uzaklar çok pahalı

bilet bulamıyorum, kar çok seviyor ağaçları

senin saçlarını, dudaklarından bir öpüş

havalandı, korlaşıyor günlerin acısı

yazım giderek okunaksızlaşıyor, yaşımı

en iyi sen bilirsin, bir gece alfabesiz

yüzünden düşen bin parçayken, uzaklara

araç bulamıyorum, çıkagelmiştim bomboş

saçlarında kalıyor ellerim, bu bilet neresi

içindir bilmiyorum, yuvasız, yurtsuz ellerim

kar, ağaçlardan süzülüyor, çiçek tohumlarında

bir açlık, bir sabırsızlık, boynunda gizlenen

benlerin arasında ara beni, fotoğrafını kime

vermiştim, kaybolan fotoğrafına sor beni

gözlerine çarşılar sığmıyor, her yer don

yüzünden düşen harfte gizle beni, gidemiyorum

sensiz bir yerlere, kala kalıyorum cansıkıcı

bu kentin ölügözü sokaklarında, evlerinde

yüzünden bir harf düştü, aşk gelip beni buldu

g.e

                                        

"yüzümü şiirle, öyküyle, romanla, felsefeyle yıkıyorum ki dinç görüneyim"

kimsenin hayatı bir kitap okuyunca değişmiyor artık; bu büyük bir yalan. kitap, olsa olsa biz gençken büyüklerimizin bize dayatmaya çalıştığı 'güzel' geleneklerimiz kadar boğucu ve sıkıcı, yeni nesil için. İnternette fink atmak varken ne diye kelimelerin, mürekkebin tuzağına düşelim ki; ne diye imgelemin kızağında en azgın hızların hazlarında sürüklenelim ki: hayatın tuzaklarından kurtulursak bize verilen birkaç saniyede, hemen level atlıyoruz zaten. dostoyevski okuyacağımıza war craft'ta ilerlemek daha önemli. İksir yüklü kılıca ulaşmak, hemingway'i anlayıp yorumlamaktan daha fazla alkış alıyor. aforizma yazmak halkın tekeline geçeli çok oldu MSN iletileri prim yapalı ( yakında bir yayınevi 'en güzel iletiler' diye bir kitap çıkartırsa şaşırma orhan Veli ). eskiden kitabın kaldığımız sayfasına ayraç koyardık; şimdi ömrümüzde kalakaldığımız yere başucundaki son kitabı koyup yoluna devam edenlerle yaşamaya mecbur bırakıldık güle oynaya. demokrasi sakat dedim hep; kitap okumamak da demokratik bir hak olmadı mı sanki? isteyen okur, isteyen yakar. al sana, ala demokrasi.

hayır, ben tutucuyum hâlâ sanırım; kitabın uyanır uyanmaz yüz yıkamak kadar aydığına inananlardanım. yüzümü kitapla yıkıyorum. yüzümü şiirle, öyküyle, romanla, felsefeyle yıkıyorum ki dinç görüneyim; zinde görüneyim başımı belaya sokan düşmanım hayat karşısında. yoksa klavye başındaki kapitalizm beni de yutup geçecek ve bir level daha atlayacak, biliyorum. adım 'cape lock' tuşuna basılı da olsa küçük ve silik yazılacak herkesinki gibi. elimde ne iksirli kılıcım, ne özel hünerlerim ne de kazandığım ciddi bir zafer var. elimde yalnızca okunmayı bekleyen, okunmayı özleyen sihirli bir kitap var. bedenime sahip olsalar da kitaplarıma asla! onlar benim bana ışıldayan nadide mücevherlerim; ben onlarla cihana kafa tutan tek hakiki ejderim.

geçtim önüne kütüphanenin, dedim bana ne yaptınız siz? hiç mi huyunuza, suyunuza gitmedim; ailemi kaybettim sizin yüzünüzden, ülkemi kaybettim, dünyamı şaşırttınız. biz dediler, ahlaksızız, ahlakı öğretmeye kalkışanlar kadar ahlaksız ve baştan çıkartıcıyız. o an karar verdim şiir rafı, roman rafı, yerli yazarlar, yok, yabancı kitaplar rafları yapmamaya; sisteme karşı olan kitaplarımı sistemli dizmemem gerektiğini o an fark ettim. rüzgârda uçuşan saçlar kadar hür olmalıydı kitaplarım. ateş nasıl aklınca alevleniyorsa, her kütüphane de sahibince şeklini bulurdu elbet. peyami safa'nın yanına nietzsche'yi, bukowski'nin yanına cemil meriç'i, kutsal kitapların yanına kapital'i ve kurt cobain'in günlüğünü bıraktım; ben, dedim, sizle uğraşamadım; bari birbirinizden bir şeyler öğrenin. kitaplar, evde kimse yokken hararetle tartışırlar aralarında; deli olanlarınız bilirler. şimdi bahtiyarım. kitaplar da birbirlerini okusunlar. kitaplar yesin birbirini asıl, ne kalırsa geriye; bana o lazım.

newyork'ta bir müzede geniş bir odanın girişine cam kaplı, büyük bir bölme yerleştirip aydınlatmışlar; içinde sadece ceket cebine sığabilecek bir not defteri var. defterin sayfaları açık; kurşun kalemle kargacık burgacık yazılmış dizeler göze çarpıyor / hatta kimi kelimeler silinmeye yüz tutmuş. walt whitman'ın not defteri. amerika'nın şiir babası sayılan şahıs ve belli ki yolculuklarda kullandığı defteri. biz ortadoğu'da yazılanları ortadan kaldırmaya çabalarken birileri yok olup gitmiştir denilebilecek dizelerin, satırların üstüne titriyorsa eğer ortada yanlış(lar) var demektir. yanlış olan hükümet politikası, iktidarda piknik yapmak da değil yalnızca; yanlış olan insanların geliştirdiği, gelişmesini kabullendiği algı mekanizmalarından kaynaklanıyor. çünkü bize kimse kitap okumayın diye telkinde bulunmuyor. çünkü bize kimse hayal-gerçek, artık ne haltsa, özlediğinizi kitaplardan çıkartmayın demiyor. yazıyla barışık olmak ve okumak, insanın tekelinde henüz.

okuma-yazmayı söktüğümüzde göğsümüze kırmızı kordela takılırdı ilkokulda yıllar önce; çıkartıp onu oradan gözlerimizi bağlamışız adeta. okumamak, yazılanları görmemek için. kitapları yok saymak, kurşuna dizilmek gibi bir şey işte. ölürken hiç değilse bize sıkılan kurşunun üzerinde ne yazıyor, bari onu okuyacak kadar onurlu gidelim.

hiç alıntı yapmadan tamamladım yazımı; utanmam mı gerekiyor?!

k.i