30 Haziran 2010 Çarşamba

kaçışa gazel


birçok kere yitirdim denizde kendimi

yeni kesilmiş çiçeklerle dolu kulaklarım

dilim sevgiyle, acıyla dolu.

birçok kere yitirdim denizde kendimi

bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi.



kimse yoktur duymasın öpüşürken

yüzü olmayan insanların gülümseyişini

kimse yoktur dokunurken bir bebeğe unutsun

durgun kafataslarını atların.



çünkü aranır alında güller

o katı görünüşünü kemiklerin.

başka işe yaramaz erkeğin elleri

toprağın altındaki köklere benzemekten.



bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi

birçok kere yitirdim denizde kendimi.

gidiyorum aramaya, suyu bilmeden,

beni çürütecek, ışık yüklü ölümleri.

f.g.l

*çeviri; ülkü tamer

bıçak


yere düşürülen bir bıçak sesi

kristali tuzla buz olmuş gözlerinin

biliyorum ay kanatıyor

ne zaman sussak geceyi

kendini benim yerime koy

oğul öksüzü babalar yerine

susmayalım. bıçak uyuyor kelimelerin kalbinde



kanlı bir şerbet gibi akar dururdu

ipeği ikiye bölen kılıçların ağzı

bir biz inmedik suya

kaç mevsimin yağmuru buruştu elimizde

örtülü çarşılarda ölümü tebdil ettik

uzak durduk kabzasına çağıran intikamdan

bir biz inmedik suya

kendini benim yerime koy

oğul öksüzü babalar yerine

susuyorum. ölülerim uyuyor kalbimde

m.m

28 Haziran 2010 Pazartesi

hamuş dedi mevlana

hamuş dedi mevlana kendisine hamuş! yani suskun... sustuğu yerde açıldı kapılar, önüne serildi ışıltılı kelimeler, kalbi duygular. hamuş dedi sustu mevlana. sustu ve kapandı karanlıklara… karanlıklara şems doğdu sonra… baktı… gördü… adına aşk dedi… candan özge candan öte olana… yaprakta tohumu, damlada okyanusu gördü sonra…

hamuş demiştim ben de kendime. sözün bittiği yerde, noktanın konduğu yerde susmuştu bütün kelimelerim. anlatmak yormuştu nazenin bedenimi… anlaşılamamak ise en çok yüreğimi. sustuğum yerde anlaşılmaktı belli ki bütün derdim…
hamuş demiştim ben de kendime. seni anlatmayan bütün kelimeleri susmuştum. senle başlamayan bütün cümleleri bir bir bozmuştum. şems ol da gel karanlıklarıma doğ diye ummuştum… umutmuşsun!.. unutmuşum!...
hamuş demiştim ben de kendime. suskunluğum verilene rıza göstermekti… “iyi günde, kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta” diye başlayan o tekerlemeye eşlik etmekti. iyi ve güzeli sana kötü ve çirkini kendisine seçmişti… suskunluğun bedeli sadece bu seçimdi…
hamuş demiştim ben de kendime. dün’ü dünde bırakmak adına…”şimdi yeni şeyler söylemek lazım”dı. aşk! demiştim sonra aşk!... aranan bulunmuştu… beklenen gelmişti… aşk vardı ve ötesi çoktan unutulmuştu!...
hamuş demiştim ben de kendime. sana da şems diyecektim belki… kör kuyulara atılmasaydın bütün karanlığına rağmen görecektin güneşi… kapattın gözlerini, kestin attın son yanında yeşeren düşlerini… şems olmak kolay mıydı canı canana teslim etmeden? kendinden geçmeden aydınlanır mıydı kör karanlıklar, açılır mıydı kilit vurulmuş kapılar…
hamuş demiştim ben de kendime. sonra “ne olursan ol yine gel” demiştim… önce kendine sonra kendindekine. kendini bilmekti marifet… kendini bulmaktı meziyet… dev aynasında değil, boy aynasında seyretmekti asıl kendini keyfiyet…

önce can diyor herkes, canımın içindeki can olan seni görmeden...

yangın yerine bak! ateşten, külden, kordan ne var elinde! pervane değilsen yaklaşma sakın ateşe! can’ı teslime hazır değilsen “ben aşkım” deme kimseye. aşk gelmesin seninle dile. incinmesin ne gül ne de diken seninle! ayağıma diken batacak diyorsan düşme çöle. talipsen kara bahta, kör talihe, dinle!...

güne not


bir an görsem seni, ömrüm uzuyor derinlemesine

orda da geçiyor günler


orda da geçiyor günler...

duyar gibiyim, orda da,

- her an ömrüm tükenirken -

orda belki bir adada

geçiyor özlenen günler.

geliyor ta uzaklardan,

o benim olan diyardan

kulağıma kadar sesler,

ve içimden diyorum ben,

geçiyor ruha denk günler,

yalnız renk ve ahenk günler...

bir titreyişle arada

sesleniyor bir çıngırak.

her ses uzak, uzak, uzak...

her ses sanki bir gülüştür.

her ses şarkı ve öpüştür...

ah, şu ufkun arkasında,

sonsuz bahar havasında,

işitiyorum kuşların

kuşların öpüştüğünü,

işitiyorum bir narın

çatlayarak düştüğünü...

orda da geçiyor günler,

geçiyor beklenen günler,

geçiyor gelmeyen günler
 
z.o.s

27 Haziran 2010 Pazar

mısrı kadîm


acaba ot gibi yerden mi bittim


acaba denizlerde mi şaşırdım

ve zamanı nasıl unutmaktayım



zaman unutulunca mısrı kadîm yaşanabiliyor

kendimi unutunca seni yaşayorum

yaşamak

bu ânı yaşamaktır



ammon ra'hotep

veya tafnit

kim olduğunu bilmek istemiyorum

yalnız etrafında nefes almalıyım



dut bu a'ru ünnek pahper

kama pet kama tâ

mısır metinlerinde okuduğum cümleler

seninle okuduklarımsa büsbütün başka şeylerdi



seninle bir bahçedeyiz geliyor bana

orada hem var hem yok gibiyim

daha doğrusu bütün bir bahçe oluyorum

insanlığımdan çıkarak

kama pet

kama tâ

a.h.ç

sen ve gökyüzü


bir güzelim sensin, bir de gökyüzü.

gerisi denizler ötesi, hepsi.

gökyüzüm gündüzüyle, gecesiyle,

sen güzelim aşkıyle, neşesiyle

uyumlu, esgin, elele, ikiniz,

mutlarla bezer, gönendirirsiniz

ömrümü, kıyısında bir akşamın.

bu kutlu anlarında yaşamanın

solumayı bile unutuyorum;

sanki ölümsüzlüğü tutuyorum!

ya o gökyüzü; öylesine mavi

üstümüzde, öylesine ebedi

o gökyüzü ve öylesine gerçek;

büyük, büyük, büyük, kocaman çiçek.

a.m.d

kanatların gölgesi

kanatlarım....
ak turna kanatlarım...
 
 
"aşk'a uçarsan kanatların yanar."
diyor iranlı şair
 
"aşk'a uçamazsan kanat neye yarar? "
diyor mevlana
 
 
"iyi ki kanatlarım var"
diyorum ben

26 Haziran 2010 Cumartesi

güne not


ah...
keşke yalnız bunu için sevseydim seni

llora, llora corazón



dağılma



sözün ateşle bir ilgisi olmalı

alevlenip sönmekle

aşkın



gölgesiz olduğum doğru, apansızlığım da

dokunsan dağılacak

yüzümün eğrileri

gizliden düşeceğim sabahın boşluğuna



bahçenin

duvarı yok ki gizlensin

balkonda hıçkıran çamaşırlar

küf ve nem kokusu

ve dalgın bir evin

durmadan soyunması çocukluğuma



taş sırrını unuttu

ada hapsindeyiz, kayık gitti

ıssız kaldım suyun gövdesinde



anlatmayın artık iki kişilik aşkları

çoğul ekleri de yaşar

yalnızlığı

g.o

 

25 Haziran 2010 Cuma

kanlı masal


"aklım, haklıyım, et firarını!"



acıydı
ay'dı
aynaydı
steril edilmiş bir neşter kadar keskindi
kandı
hardı
ocak'tı
aşktı
seni o yüzden bağışladım


"bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan


biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz

cesaret işiydi, delikanlıcaydı,

bu korkunç sevgide

yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz

el deymemiş yalnızlıklara kalkışmamız

yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz"

 
"

24 Haziran 2010 Perşembe

once upon a time


yemyeşil kırlarda bir yavru geyik varmış....

açıklayalım


bana soracaksın: leylaklar nerde?

nerde gelinciklerle örtülü metafizik?

nerde suskular ve kuşlarla dolu kelimeleri

damıtan yağmur?...

anlatayım başıma gelenleri:



madrit'in bir mahallesinde yaşıyordum

çanlarla, ağaçlarla, saatlerle

uzaklara bakınca ordan

kocaman deri bir okyanus gibi

kastil'in kuru yüzü görünürdü...



evimin adı "çiçekler evi"iydi.

Itırlar biterdi her yanında güzel bir evdi

çocuklar, köpeklerle



aaoul, hatılıryor musun?

raphael, ya sen?

hatırlıyor musun, federico?

sen şimdi toprağın altında yatan

hatırlıyor musun evimin balkonlarını, orda

haziran güneşi ağzına çiçekler yığardı hani

kardeş hey kardeş !



ve bir sabah her şeyi ateş aldı

ve bir sabah kızıl korlar

topraktan çıktılar

yutup yok ederek önüne gelenleri



ve o günden başlar ateş

ve o günden beri barut

ve o günden beri kan



haydutlar geldiler uçaklarıyla, mağriplileriyle

haydutlar; yüzükler ve düşesleriyle

kara papazlarıyla geldiler onları kutsayan

göğün yücelerinden geldiler çocukları öldürmek için

çocuk kanları boydan boya

çocuk kanlarıydı akan kentin sokaklarından



ama her suçtan bir mermi fışkırıyor

bir gün yüreğinizin tam ortasındaki

yerini alacak olan



bir de bana şiirlerin

neden söz açmaz diye soruyorsunuz

düşlerden yapraklardan

doğduğun ülkenin koca yanardağlarından?



gelin görün sokaklar kan

gelin görün

sokaklar kan

gelin görün kanı

sokaklar boyunca akan.

p.n


çeviri; hilmi yavuz

unutmak yok


“nerelerdeydin” diye sorarsan ,

“hep eskisi gibi” diyeceğim;

toprağı örten taşlardan söz edeceğim

ve sürdükçe kendini harcayan ırmaktan

ben yalnız kuşların yitirdiklerinin bilirim.

gerilerde kalan denizi bilirim... bir de ağlayan ablamı



neden ayrı adlarla anılıyor ülkeler?

neden günler yeni günleri izliyor?

neden koyu bir gece birikiyor ağızda... neden ölüler!..



“nereden geliyorsun “diye sorarsan

bölük pörçük sözcüklerle konuşmak zorundayım

ağzı zehir gibi yakan araçlarla

çoğu çürümeye yüz tutmuş hayvanlarla

ve avutamadığım yüreğimle...



andaç değil yanımızda götürdüklerimiz

unutuşta uyuklayan sarımsı kumru değil

yaşlarla kaplı yüzler / boğazımıza yapışan eller

ve yapraklarından sıyrılan şey:

aşınmış bir günün karanlığı, acıyı kanımızla tatmış bir günün



işte menekşeler, işte kırlangıçlar

bize sevinç veren ne varsa

geçici ve küçük duyarlıkların

yan yana göründüğü küçük kartpostallarda



ama bu sınırın ötesine geçmeyelim

dişlemeyelim sessizliğin çevresindeki kabuğu...



ne karşılık vereceğimi bilemem

öyle çok ki ölüler

ve öyle çok ki al güneşle yarılmış hendekler

ve öyle çok ki gemilere vuran miğferler

ve öyle çok ki öpüşlerle kilitli eller

ve öyle çok ki unutmak istediklerim.!...

p.n

23 Haziran 2010 Çarşamba

güne not



laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun

22 Haziran 2010 Salı

ey hayat


ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın

aslında yokum ben bu oyunda

ömrüm beni yok saysın…


yaşam bir ıstaka

gelir vurur ömrünün coşkusuna

hani tutulur dilin

konuşamazsın!


tırmandıkça yücelir dağlar

sen mağlupsun sen ıssız

ve kalbinde kuşların gömütlüğü

tutunamazsın…


eloğlu sevdalardan dem tutar

aşk büyütür yıldızlardan

yasak senin düşlerin

dokunamazsın…


birini sevmişsindir geçen yıllarda

açık bir yara gibidir hâlâ

hâlâ ne çok özlersin onu

ağlayamazsın…


yolunda köprüler çürür

sesin, sessizlik sanki bir uğultuda

savurur hayat kül eyler seni

doğrulamazsın!


yapayalnız bir ünlemsin

dünyayı ıslatan şu yağmurlarda

herşey çeker ve iter

anlatamazsın…


yaşam bir ıstaka

gelir vurur işte ömrünün coşkusuna

sesinde çığlıklar boğulur ama

bağıramazsın…


sonra vakt erişir, toprak gülümser sana

upuzun bir ömrün ortasında

ne hayata ne ölüme

yakışamazsın!


yazdırmalısın mezar taşına:

ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın

aslında hiç olmadım ben bu oyunda

ömrüm beni yok saysın…

y.o

güne not


nasıl bir ay ki haziran,
bütün sevdiklerim göçmek için bu mevsimi bekliyor


kimseler anlamaz derdimi
ben uzaklarda olmalıyım,  çok uzaklarda
bir yakınım öldümü

der ilhan berk, ben de derim, ben de...

aynı topraklarda



güneş solumda ve dikenlerin yolunu aydınlatıyor.

çocukluğumla aramda ölüm var.

ölümle hayat arasına sıkışmış, uykulu, kadim bir tepedeyim.

annem yoldan gelmiş yol olmuş kardeşime,

ölümleri gösteriyor. birlikte ağlıyorlar.

ben güneşe ağlayacağım. ıssızlığına bu tepelerin.

ve yanımda soyunmuş derisiyle bir yılanın, çok istese

lapis olacak mavi bir taşın rehavetiyle bakınıyorum.

neresi yurdum?

güneş belki de.

o hep duran. çocukluğumu tanıyan eski dostum kaplumbağa.

mezarları hatırlatarak,küçük bir kızın yanağından öper ve

hoşça kal der. dön annene.

git ve unut yaradılışı.

güneşe bakarak kanını akıtmış arkadaşını

ve yılanların hikayelerini unutmalısın.

gözaltlarına yerleşen çizgiler

çocukluğa dönüyorsa,

aynı topraklarda,

gelinciklere bakınca,

aşk başlar


b.m

20 Haziran 2010 Pazar

mum

odanızın mumlarını kendi elimle yakardım


senin aşkın kırmızı mıdır

(aşk, o duvar saatı)

yeniden derinden anladım artık

senin aşkın kırmızı



senin yüzün gece midir

(yüzün, o küçük su yolları)

bütün renkler ezberimde de söylüyorum

senin yüzün gece



senin sesin akşamüstleri mi

(sesin, o deniz kıyısı)

bütün sesleri yaşadım da biliyorum

senin sesin akşamüstleri



senin gözlerin göl saatleri mi

gözlerin o dünyanın en güzel arabistanı

bütün kitap adlarını düşündüm

senin gözlerin göl saatleri



i.b
 

18 Haziran 2010 Cuma

115.


özlem - şimdi ne?...
apaçık bir deniz, ay'ın yanında venüs,
- ve bir dar, karanlık, sessiz geçit...

oraya oradan yürümek....

şimdi, bu...

özlem - nedir ki: biz kendimiz değil miyiz - hep özleyenler; özlemleri hiç bitmeyener - kendileri özlem olanlar : özleyip duranlar, boyuna...
yerleri olmayanlar, özlerler-

o. a

korku ve yakarış


...
yine uyandım


sabah

yine büyük



ismimle ancak

aynı sarnıçta düş ve gerçek

alıp veren sakınan etim

soluduğum bakış

can levham duvarlarım senin



bana giysi verdin

öyle biliyorum giyinmeyi

beni doyurdun

böyle biliyorum doymayı

ve sayıyorum kimse yok

öyle böyle bir doğa

yalnız beni götürüyor kıyamete

görüyorum ki farkediyor

gülümserken korkuyorum



elime açılıyor yüzün

duyuyorum buzlar gibi



sensin bana

sanki kendimden bana

içimden tüten



sensin doğduğum sabahları

ışıklarına uzandığım başları

dünyaya bırakan



sensin güden

kanımın düşüncesini



sen ince şavk toplam zaman saf hayat

tek diri



sensin yüzen geceye

tek diri



sensin yüzen geceye

yeryüzü



sen ayrılmadın hiç

evimizden



uyudum yine

gece

yine geniş

c.z

güne not



kızarmış ekmeğin kokusu karışıyor aşka...

tülsü'yü sevmek

.....yazılı telgrafımı alınca bu da ne demek oluyor,tülsü de kim oluyor diye şaşırmış olmalısın.





aklı başında bir insanın yazacağı bir şey değildi doğrusu ;

ama o telgrafı çekerken tam olarak aklımın başında olduğunu söyleyemem,

o gün bir uyur gezer gibiydim;istencim dışında o telgrafı çektim sana...

yabancısı olduğum dünyanın bu sayılı kalabalık kentinde bir haftadan beri ilk o gece bir başıma kalmıştım.

yabancı bir kentte insanın yalnızlığı daha da katmerleniyor. yalnızlıktan içinde bulunduğum hava sanki

yoğunlaşıp ağdalandı ve ben bu ağda içinde zorlukla kımıldıyorum. bu ruh hali içinde bilincimi içkide yitirip ,

kendimi unutmaktan başka umarım yoktu. kaldığım otel dolaylarındaki pahalı restorantlara gazinolara gitmek istemedim.

çünkü kolalı insanlar kolalı masa örtüleri, kolalı konuşmalar değil; buruşuk insanlar, buruşuk masa örtüleri, buruşuk konuşmalar arasında salt kendimle baş başa kalmak istiyordum.yan sokaklara daldım çıktım, öyle ki bir zaman sonra o büyük kentin içinde kendimi kaybettim .yabancısı olduğum büyük kentlerde kendimi kalabalığın akışına bırakıp yitirmeyi seviyorum. nasıl olsa bir taksiye binip otele dönebilirim... gönlümce bir kaç içkili yer buldum.kiminin kapısından girip, kiminin dumanlı pencere camından baktım.tek başıma kalabileceğim, boş masası olan bir yer buldum. bir tek masa kalmıştı boş, vestiyer yolu üzerinde olduğundan boş kalmış olacaktı!

hoşuma gitti. konuşmaların uğultusunda bile alkol kokusu vardı. yabancılığımı yüzüme çarpan hiç bir şey yoktu.

hizmet eden üç kadın vardı, bunlardan akdeniz esmerliğindeki kadın masama gelip istediğimi sordu,

karışık peynirle salata, beyaz şarap istedim. istediklerimi getiren kadın küçük cam vazo içinde

bir tek kırmızı karanfil getirme inceliğini de gösterdi.

teşekkür ettim... o tek karanfil, göz için olan o irilerden değil ama yanık kokusu olan küçük karanfillerdendi. bütün kokusunu içime çekip, bitirmek ister gibi kokladım. içiyor, yavaş yavaş kendime geliyordum...

yüzüm kapıya dönüktü, kapının açıldığını görmemiştim ama kapının girişinde duran o adamı görmüştüm.

benim yaşımda birisi idi; öylece dikilmiş oturacağı boş masa arıyordu bakışlarıyla. gözüne

beni kestirmiş olacak ki yanıma geldi müsaade ederseniz bende oturabilirmiyim?... dedi. isteksizce elbette buyrun dedim.

yalnızlığımı bölüşmek istemiyordum; hele böyle biri ile. canım sıkılmıştı, teşekkür edip oturdu karşıma.

o akdeniz esmeri kadından tıpkı benim gibi karışık peynirli salata ve beyaz şarap istedi.

benim yaptığım gibi tek karanfili derin derin kokladıktan sonra

--ben bu küçük kokulu karanfilleri o gösterişlilerinden daha çok severim. her kendini beğenmiş gibi

gösterişli biçimleri vardır ama kokuları yoktur oysa bunlar her alçak gönüllü gibi kendi çığırtkanlığını yapmaz

nasıl da kokar yanık yanık... (!!!) doldurduğu şarap bardağını kaldırıp "şerefe" dedi. bardağımı onunki ile tokuşturup bende "şerefe" dedim. artık söyleşi açılmış oldu...

bu kentin yabancısı olduğunu bir haftadan beri burada kaldığını söyledi. bende öyle dedim.

bu kez incelik olsun diye ben sözü açma gereği duyarak ne iş yaptığını sordum.

--tülsüyü seviyorum dedi.

sorumu yanlış anlamış olmalıydı. işinizi sordum dedim.

--ben de söyledim. benim işim tülsü'yü sevmek.

şaşırdığımı anlayınca açıklamak gereği duydu.

--dünyada sevmekten önemli iş olur mu? bugüne dek hep tülsü'yü sevdim ölene dekde seveceğim .

en büyük mutluluk insanın sevdiği işi yapmasıdır. oysa insanların çoğunluğu neredeyse sevmediği işi yapıyorlar.

ne iş yaptığını sorarken ne işle geçindiğini öğrenmek istemiştim.

işini sevme ne demektir diye sorup kendisi yanıtladı:

--her günün 24 saati hatta uykuda bile sevdiğin şeyi düşünmek.

şaraplarımızı tüketmiştik, bir şişe daha getirttik. o yaşta adamın sevgilisi kimbilir nasıl bir şeydir diye düşündüm

yaşınızı sorabilirmiyim?... dedim.

--benim yaşımda birinin sevmeyi yaşamının tek işi saymasını sizde yadırgıyorsunuz .

yetmiş yaşındayım. aynı yaştayız demek ki dedim.

--elbette tülsü'yü merak ediyorsunuz değil mi? herkes merak ediyor çünkü 70 yaşındaki adamın sevgilisi

kimbilir nasıl bir şeydir?...

yaşamınızı adadığınız bu kadını merak ediyorum doğrusu.

bardaklarımızı yine tokuşturup şerefe dedik.

--tülsüyü görüşüm gerçekle düş arası bir olay. çünkü tülsü'yü ilk görüşümü babamın söylediklerinden

anımsayabiliyorum. babamla bir arkadaşının dükkanında oturuyorduk. bozuk kaldırımlı bir yokuştaydı

dükkan önümüzden bir kız geçti yada geçmiş. uzun saçlı 14-15 yaşında bir kızmış.

ben birden irkilip bu kızla evleneceğim dedim yada demişim. babam bu olay o kadar çok yineledi ki onun

anlatmalarından olay gözümde sonradan gerçeklesti kızda somut bir varlık oldu. babam anlata anlata

anımsamadığım bu olayı yaşamış gibi oldum. işte tülsü o zaman gördüğüm kızdır.

öyleyse sekseninin aşmış olmalı dedim.

--neden diye sordu.

--siz 4 - 5 yaşındayken o 15 inde olduğuna göre dedim.

--tülsü yaşlanmıyor ki dedi.

--sonra onu gördünüz demek ki dedim...

--hep onu arayıp durdum benim niçin burada olduğumu sanıyorsunuz? dünyanın bilmediğim bir kentinde ,

bilmediğim bir adreste yaşayan beni bekleyen bilmediğim bir kadındır tülsü; o'nu bulacağıma inanıyorum ve

bu yüzden bütün dünyayı dolaşıp duruyorum dedi.

--ilk gördüğünüzden bu yana bir daha hiç görmediniz mi? dedim.

--gördüm dedi. ben o zaman 30 yaşlarındaydım yine onu aramak için büyük bir başkentteydim. metro

merdivenlerinden iniyordum ki gördüm onu yanımdan yukarı çıkmaktaydı. ancak 20 yaşında vardı.

kestane rengi saçlarını çok kısa kestirmişti. yürüyen merdivende yanımdan geçti.

"tülsü" diye seslenmek geldi içimden ama olduğum merdiven yürüyüp gitmişti aşağıya.

başka hiç görmediniz mi?...dedim.

--gördüm bir kaç kez dedi. tuna nehri kıyısındaki o kentte ilk gidişimdi, 40 yaşındaydım o zaman. trenden yeni

inmiştim. gar çok kalabalıktı, trene binenler inenler telaşla koşuşuyordu. işte o kargaşada birisiyle çarpıştım.

başımı kaldırıp baktım ki sarışın mavi gözlü açık tenli ancak 25 inde bir kız tülsü.... bir an birbirimize

bakakaldik!!!...

paketleri toplayıp verdim. o da teşekkür edip yanındaki erkeğin koluna girip gitti...

bu karşılaşmamızdan5 -6 yıl sonra bir uzak asya ülkesinde otobüste gördüm. aynı otobüste 4 durak beraber gittik.

--konusmadınız mı?dedim.--

nasıl konuşabilirdimki onun dilini bilmiyordum. birkez de küçük bir kuzey ülkesinin başkentindeki uluslar arası bir

toplantıda gördüm tülsü'yü.... aynı masada çok kısa bir süre karşı karşıya oturduk. yanındaki zencide kocası

olmalıydı.

--kocasi zencimiydi?

--evet tülsü de zenciydi, olağanüstü güzel bir zenci.

--yine konuşmadınız mı?

--sizde 3 sayili bültenden fazla varmı diye sordu bende benimkini verdim.

teşekkür etti....

yıllar geçiyor ben hep tülsü'yü arıyorum

--ama buluyorsunuz onu.

--bulmak ama nasıl?... bir anlık, bir şimşek parlaması görür gibi ancak, birden parlayıp sönüveren, bulur bulmaz yitiyor yine kavusmak

değilki bu. o na kavuşmak için yer yuvarlağını kaç kez dolaştım. bir balkan ülkesinin başkentindekibir sarayda gördüm tülsü'yü...



daha 30 da bile değildi, bense 66 mi geçmistim. iki erkeğin arasında mermerden

parmaklığın küpeştesine yanlamasına oturmuştu. elinde geniş kenarlı bardak, kırmızı bir içki vardı. ayakta duran iki

erkeğin anlattıklarına güldükçe kırmızı içki çalkalanıyordu. saçları kızıl, gözleri koyu siyahtı. 5 yıl önce hiç ummadığım

bir yerde; hep ummadığım yerlerde ve zamanlarda görüyorum tülsü'yü... birilçedeki bir bankaya girmiştim

birde baktım ki az ötedeki bir banka memuruydu konusuyordu. gözleri yeşildi saçlarını topuz yapmıştı.

hemen çıktı bankadan kapıdaki arabaya binip gitti. son olarak geçen yıl gördüm. bir aakdeniz kentinin motelinde

20 yaşında var yoktu,incecik bir fidan. ben odamın önündeki çardağın gölgesinde kitap okuyordum. afedersiniz

saat kaç sesine başımı kaldırdım ki, karşımda tülsü.... yanında bir delikanlı denizden daha yeni çıkmışlar

su damlaları üstünde tomur tomur saati söyledim teşekkür etti. yüreğim duracak sandim. gittiler bir dahada

görmedim o motelde...

şarabımız yine bitmişti.

--bir şişe daha içermiyiz?... diye sordum,

--içelim dedi.

akdeniz esmeri kadın bir şişe daha getirdi.

--kime tülsü'ye tutkunluğumu anlatsam benimle alay ediyor. tülsü orada burada diye beni oradan oraya

göndermeye kalkıyorlar.beni deli yerine koyup aşağılıyorlar. tülsüye tutkunluğumu dinleyipte

benimle dalga geçmeyen bir tek sizsiniz.

--büyük bir acımayla ;

--tülsü'yü bunca sevmenizin nedeni nedir?... diye sordum.

--nedeni pek çok onu arayıp da bulamadıkça bulduğum zamanda kavuşmayınca tülsü'ye tutkum daha da artıyor,

öyle bir tutku ki gittikçe harlanıp yalazlanıp beni yakıyor. içim köz köz oluyor ona hiç kavuşmadan

kendi yangınımdan, kül olup tükeneceğimi biliyorum. tülsü öyle iyi öyle iyiki...

--neden iyi dedin.

--yanlışlıkla kendilerini tülsü sanarak, birlikte olduğum diğer kadınlar gibi benimle kavga etmedi, kavga

fırsatları yaratmadı, benimle ilişkilerinde çıkarcılık gütmedi, ne versem daha da oburlaşan bir gözü doymaz değildi.

seni seviyorum diye ne beni ne de kendini kandırdı, hiç ikiyüzlülük etmedi hiç bir gizli hesabı olmadı,

çünkü bütün bunların olabimesi için paylaşacağımız zamanımız olmadı ki!...

tülsü benim için üçüncü boyutsuz anlık yaşam olarak kalıyor bir şimşek parıltısı süresince yaşayabiliyorum

onu, bu yüzden onu seviyorum, hep seveceğim,tülsü'yü sevmekten başka işim yok olmayacak da....

--bağışlayın dedim. geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz. bir akarınız, geliriniz varmi?

--hiçbirşeyim yok

--nasıl yaşıyorsunuz öyleyse.

--tülsü yü düşünmeme ,sevmeme, aramama bir an bile engel olmayan işler yaparak, engel olmanın tersine

tülsü'yü sevmem önemli ama, yeterli değil tülsü'yü sevdiğimi bütün dünyaya duyurmalıyım. herkes bilmelidir ki,

ben tülsü'yü seviyorum. bunu anlatmazsam yaşamamızın bir anlamı kalmaz. her insan bu dünyada var olduğunu

kendine göre bir yol bulup başkalarına kanıtlamak zorundadır. yoksa anlamı kalmayan yaşam bir saçmalık olur.

anlayamamıştım açıklamasını, --nasıl yani?... dedim.

--bir insanın yaşamakta olduğunu, salt kendisinin bilmesi yetmez, insan tek başına değildir ki... bir insanın

bu dünyada var oldugunu, yaşadığını başka insanlarında bilmesi gerekir. ve bu bunu nice çok insan bilirse,

o insan o denli daha çok vardır... herkesin varolma nedeni başka başka... benimki tülsü'yü sevmek.

ben tülsü'yü severek sevdiğimi de herkese duyurarak var olabiliyorum.

--nasıl yapıyorsunuz bunu...

--herkese anlatarak işte örneğin bu gece size anlattım. şimdi siz de biliyorsunuz ki, ben tülsü'yü seviyorum.

bu yüzden de ben sizin için artık varım, benim yaşamakta olduğumu biliyorsunuz. herkesede bunu anlatmaya

çalışıyorum.eskiden dağlara, boş kırlara çıkıp ormanlara gidip sesim çıkabildiğince bağırırdım

"tülsü seniseviyorum"sesimin yankısını dinlerdim. hep aynı biçimde bağırmak güzel olmadığından

hem sözcüklerin yerini değiştirerek hem de inceltip kalınlaştırarak sesimi değiştire değiştire bağırmaya

başladım. ormanda haykırdığı gibi ama masadakilerin duymayacağı şekilde incebir sesle bağırdı.

--tülsü seni seviyorum.

--seni seviyorum tülsü.

--seviyorum seni tülsü.

--seni tülsü seviyorum.

--sesimi tüm dünyaya duyurarak tülsü'yü sevdiğimi herkesin öğrenmesini bunu herkes öğrenince de yaşadığımı

var olduğumu bütün insanların bilmelerini istiyorum. bunun içinde yollarda, alanlarda kalabalıklarda başladım

şarkı söylemeye." tülsü seni seviyorum "

--pekala sesiniz güzelmi bari?...

yaşlı gözlerle bakarak anlatmaya devam etti.

--dünyayı dolaşıyorum. her gitiğim yerin postanesinden" seni seviyorum tülsü " diye, tülsü'ye telgraf çekiyorum.

--öyleyse tülsü'nün adresini biliyorsunuz.

--hayır nerden bileyim, rastgele bir adres yazıp gönderiyorum.

--bulamayınca telgraf size geri geliyordur.

--sanırım ama bana değil zira benim adresimde uydurma. çokça kaldığım kent postanelerinde artık beni tanıyıp

alay ettikleri için değişik postanelerden çekiyorum telgrafları. alay etsinler ama öğrendiler artık ben tülsü'yü

seviyorum. tülsü'yü sevdiğim ne denli bilinirse ben de o denli varım. o içkili yerdeki masalar boşalmaya

başlamıştı. bizde gece yarısından sonra yalpalayarak yürüyebiliyorduk ama ne ne konuştuğumuzu bilemeyecek

nede konuşulanları anlamayacak kadar sarhoş değildik.

--dört gündür öğleden sonraları 1-2 saat kültür sarayı alanındayım yarın oraya gelin dedi.

--ne yapıyorsunuz orada diye sordum.

--orda tülsü seni seviyorum diye haykırıyorum sesim kısılana dek. hani sen ne iş yaptığımı sormuştun ya işte

bu benim işim. bu işe nasıl başladım anlatayım:son telgrafımı çekmiştim o gün tülsü'ye hiç param kalmamıştı.

o yana bu yana dolanıp dururken kendimi kültür sarayının önünde buldum. gördünüz mü bilmem çok eğlenceli

bir yer orda herkes kendi hünerini sanatını marifetini gösteriyor. kimisi köpek cambazlığı yapıyor kimi tek başına

3 -4 çalgı çalıp konser veriyor, biri çalgı çalıp biri de şarkı söyleyen ikililerde var. kimi isteyenin karikatürünü çiziyor.

bir adam kılıç tutuyor diğeri ağzından ateş çıkarıyor daha neler neler. bunların başına kalabalık toplanıyor

seyrediyorlar. en çok ilgi gören daha kalabalık oluyor numara ve gösteri bitince isteyenler para atıyor onlara.

olağan üstü bir yer orası. bende böyle bir köşede başladım haykırmaya tülsü'yü sevdiğimi anlatmaya!!!....

hiç ummamıştım doğrusu benim başıma da toplanacaklarını ama çok kişi toplandı kimi alay ediyor kimi dinliyordu.

yorulana dek anlattım sustum, paralar atmaya başladılar. öyle çok para ki hemen koşup

postaneye tülsü'ye telgraf çektim. o günden beri öğleden sonraları o alana gidiyorum, isterseniz gelin.

bir taksiye beraber bindiğimizi otelin adını söylediğimizi anımsıyorum, sonrasını hiç bilmiyorum.

demek sandığımdan daha sarhoşmuşum. ertesi gün sabah uyandığımda dün geceyi bir düş gibi anımsadım.

o gün öğleden sonra alana gittim. gerçekten de dün gece adamın anlattığı gibi eğlenceli bir yerdi.

aralarından geçip dolaştım,sonunda onu buldum seni seviyorum tülsü haykırışını duymasam onu bulmam

kolay olmayacaktı. bende kalabalığın arasına daldım, beni gördüğünü hiç sanmam çünkü benim geldiğimde

seni seviyorum tülsü diye haykırıyordu gözleri kapalıydı. aslında oradakiler utanmasalar tüm gücüyle

seni seviyorum tülsü diye haykıracaklar. oradan sessizce ayrıldım ve hemen bir postanaye giderek

seni seviyorum tülsü diye sana telgraf çektim. kimbilir ne kadar şaşırmışsındır telgrafı alınca?....

a.n

17 Haziran 2010 Perşembe

güzelleme


bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların

bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur

bunlar da saçların işte akşamdan çözülü

bak bu sensin çocuğum enine boyuna

bu da yatak olduğuna göre altımızdaki

sabahlara kadar koynumda yatmışsın

bak bende yalan yok vallahi billahi

sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur



işte bak sen gözlerin de burda

gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık

iyi ki burda yoksa ben ne yapardım

bak çocuğum kolların işte çıplak işte

bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün

gözlerin sabahın sekizinde bana açık

ne günah işlediysek yarı yarıya


sen asıl bunlara bak bunlar dudakların

bunların konuşması olur öpülmesi olur

seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde

vapurdaydık vapur kıyıdan gidiyordu

uzanmış seni usulca öpmüştüm

hemen yanımızdan balıklar gidiyordu

c.s

15 Haziran 2010 Salı

başım dönüyor ve garip şeyler oluyor bana


"başın çevriliyor: yeni aşk! yeniden
çevriliyor başın:- yeni aşk!"
aşk, en büyük mutluluk, platin bir büyü!
zümrüt yeşili ormanların süpersonik büyüsü!
durmuyorum, yuvarlanmıyorum, çıldırmıyorum da!
bana denksin sen!
ilk defa başıma geliyor bu!
mor bir tülle örtüyorum yüzümü
gece ormanlarında
sakin gibi gözüken bu gece oturmalarında
çok şey oluyor aslında
nil nehri gibi bakıyorsun bana
kalbimin kırılmış noktalarını görüyor musun?
senin hiç kırmayacağını umabilir miyim?
pençelerini hiç geçirmeyeceğini
ilk aşkın nil banyosundaq yıkanabilir miyiz
herakleitos' a rağmen
başım çevriliyor: ilk aşk! yeniden
çevriliyor başım :- ilk aşk!

l.m


gümişi melekler...  kesintisiz mutluluk

l.m

14 Haziran 2010 Pazartesi

krater

kraterin önünde
durduğunda sana kadar uzanan sese
hayatını anlatmak istedin

hayatını siyah bir kratere
siyah bir çöle anlatmak istedin
kraterin önünde gördüğünü görüp
gördüğünü kraterin önünde görüp anlatmak istedin

lavların okyanusun başladığı yerde
siyah bir çöle dönüşmesini

dönüştüğünde dönüştüğünü gördüğünde

kollarını açıp bağırmak,

yok olmak istedin.

a.g

12 Haziran 2010 Cumartesi

öylesine


yarın ne kadar diye bir soru sormuştum anna hatırladın mı?


-sonsuzluk ve birgün kadar...

-duyamadım?

-sonsuzluk ve bir gün kadar...
 
 
ve sonsuzluk birgün
var
yaşamın anlamını yaşamdan çok sevmeyelim yine de
üstelik filme bakınca  ne de haklıdır  o. a
yavaştır, yaşamın anlamı
...

fal

"...tıpkı japonların, suyla dolu porselen bir kaseye attıkları silik kağıt parçacıklarının, suya girer girmez çözülüp şekillenerek, renklenerek belirginlik kazandığı, somut şüpheye yer bırakmayan birer çiçek, ev, insan olduğu oyunlarındaki gibi, hem bizim bahçedeki, hem m. swann'ın bahçesindeki bütün çiçekler, viyonne nehrinin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün combray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanımdan dışarı fırladı."

m.p

...

"sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir."

m.p

11 Haziran 2010 Cuma

aleksandre loşluk



susku altın tozlu bir cevap sende


acı vermek mi istiyorsun, gizemi

sürdürmek mi?

gümüş bir kaptan su içip

seni düşünüyorum

senin altın tozlu suskunu.



bırak barok bir Mevlevi

uzaydan dönerek insin kalbine

bırak herşey herşey

eriyip gitsin

ağızdan pastel gibi başını da öne eğsin

doğulu musun, batılı mısın nesin?

yoksa bölünmüş bir kişilik misin?

yok gibisin, benim yok-sevgilim

yoksa başka bir gezegenden mi

geldin


benimle uyu, kanatlanınız

birbirine değsin

yok istediğim başka hiçbir şey

bu esrarengiz loşlukta.

l.m

yaza girmeden yazda


yaza girmeden yazda ve ilkbaharda

suyun yattığı yatakta

kuşun çaldığı ıslıkta

elin sevgilim

elin

caddede sokakta ve hatta sonbaharda

mayısta ekimde hele ilkbaharda

pazar günü salı ve cuma

dağlarda kıyılarda

nerde olursa orda sevgilim

savaşta ve barışta

savaşta ve barışta

denizde ve karada

her zaman yazılır aşk şiiri

çünkü aşk yazılgandır

ve her zaman ortada

pazar perşembe ve cuma

ama elini tutunca

neden korkarım

bir su alır bedenimi götürür

mayısta ekimde hele sonbaharda

ey dünya kuşkusu gözleri maden sana

görkemli bir kente bakar gibi bakarım

bağışla

t.u

10 Haziran 2010 Perşembe

hoşgeldin world cup...



this time for africa

tomurcuk


ve yaz meydan okuyor bahara tazeliğiyle...


bir gün görünür

bir gün yavaşça

yağmur sularından.

gün ışığından...

r.s

9 Haziran 2010 Çarşamba

güne not


hiç unutmam bir gün geç vakit

tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı

büyüme saati bir ormanın

şöyle iyice dinlesem sanırım artık

bütün ormanları büyürken duyarım

i.b

*sabah beşte gözgözü gördürmeyen sise ithafen...

rüzgar dolu konaklar



doğduğumuzda
bizim için yaptırdığı sandıklara
gümüş aynalar
lacivert taşlar
ve Halep’ten kaçak gelen kumaşlar
dolduran annemiz
bir zaman sonra
bizi koyup o sandıklara
yol
rüzgâr
ve konakları fısıldayacaktı kulağımıza.
yalnız kalmayalım diye karanlıkta
çocukluğumuzu ekleyecek
avunmamızı isteyecekti
o çocuklukla.
sırtımızdan jiletle akıtılan kanın
karıştığı uzun ırmağa
bırakıldığımızda
annemiz bu kadarını istemezdi
bu yüzden
o uyurken
uzaklaştık
diyorduk sulara.



gidişin kendisinden artakalan
her şey, herkes burada.
ben buradayım
kardeşlerim yitikliğiyle burada
annem elbiseleriyle
erkek kardeşim savaş korkusuyla
babam burada hiç uyanmış olmasa da
dünya eksilmiş etrafımda
bir düş sanki olanlar
uzayan ve uzadıkça acıtan


I

annemiz
siyah kadife elbisesini okşadığında
saçlarını düşürerek bakışlarına
babamızı hatırlardı:
beyaz bir dağda olduğunu söylüyordu onun
beyaz ve her bahar küçülen bir dağda

II

hepimizden büyük olan
ve uzaktaki savaştan korkan
erkek kardeşimiz
dönmeyince bir daha
biz de korktuk savaştan.
ama savaş değildi onu bırakmayan.
gelirken yanımıza
atıyla uyumuş
babamızın karşısındaki karlı dağda

annemizin yüzü azaldıkça
omuzları küçüldükçe annemizin
şaşırdık hangi dağa bakacağımıza


III

evimizin uzun sofasında
kadife elbisesi uzayıp
gümüş başlığı ağırlaştıkça
bolardıkça gümüş kemeri
annemiz benziyordu baktığı dağlara.
baharda inceliyordu kabuğu
ama ulaşamıyorduk ona.
ölüyordu
bu defa gerçekten eriyordu
bir daha görünmedi sofada


IV

her kış kaybolan
ve baharda ortaya çıkan
bir ağaç oldu annemiz
dövmeleri olan bir meşeydi o
iniltisi geliyordu kulağımıza


V

annemiz
her gece siyah kadifesiyle
dolaşıyordu dağların arasında
kökleri olmayan bir meşeydi o
suskun, arasıra ağlayan

ayrılmadan daha
toplaşır gölgesine annemizin
fısıldaşırdık aramızda
tanrım n’olur bağışla
evimizi bağışla tanrım n’olur
dokunma sofamıza
orada gülebiliyoruz ancak
orada adamakıllı susuyoruz
orada ağzımız bizim oluyor
dokunmasak da
görüyoruz annemizi uzaktan


VI

soğuklar başladığında
atlılar gelmişti bizi almaya
yaşlı ve tuhaf atlılardı
korkutmuşlardı bizi
kar yağmıştı bakışlarına.
ve hiç konuşmadan bizimle
bakmadan ellerimizin küçüklüğüne
konaklara götüreceklerdi bizi
rüzgârla uğuldayan konaklara


VII

annemiz
babamızın ve kardeşimizin ortasında
usulca uyurken
uzaklaştık yaşlı atlılarla.
boynumuz ağrıdı geriye bakmaktan
gözlerimiz uzadı her kıvrımda.
ama boşuna
boşuna bizim ağlayışımız
hastalığımız boşuna
yönü yitirmişti atlılar
dönemedik bir daha


VIII

dağlardan yuvarlanan taşlar gibiydik.
dört kızkardeş
gölgesiyle derinleşen bir vadide
artık bizim olmayan
yatağımızı aradık
aradık yatağımızı günlerce.
kaç dağ gittiysek
o kadar uzaktık birbirimizden
o kadar yalnız kendimizle


IX

ne son ne başlangıç
ne içeri ne dışarı
oradaydık
o taştan dünyanın ortasında.
yollarımız uzadıkça
annemizin dövmeleri kararmakta


X

ayrılacaktık herbirimiz
bir yolağzında.
ama önce kim
kim korkacaktı
yoldan
geceden
ve yaşlı atlıdan.
sıramız yoktu
bu yüzden ürperiyorduk her ayrımda.

ben kalmıştım sona
önümde uzanan dar yolla
acılarından güç alan
bir yolcuydum artık hayatta


XI

geldiğimde rüzgâr dolu iki konağa
günlerce uyudum
kilimler ve bakırlar arasında.
rüzgârı sevebilirdim
kapılar ve pencereler olmasa


XII

on yılım geçti rüzgârla
üşüdüm her konakta
konuşmanın ne anlamı var diyordum
insanın yankısı olmazsa

suskun konaklar gibiydim
kapıları gittikçe çoğalan


XIII

gümüşler ve atlar azaldıkça
taşınıyordum oradan oraya
yıldızların sesini tanıyordum
güneye yaklaştıkça


XIV

geceleri
yalnız ve budala ay
bana benziyordu
bir tuhaflık vardı gülüşümde
büyüyordum.
aşkı düşünüyordum arasıra
efendisini gövdenin.
hangi gece uykusuz kalsam
toprak kokuyordum

ve çıktığım her yolculukta
yorgunluğuma aldırmadan
düşler kuruyordum.
yolların korkutmadığı bir zamanda
yoksulluğuyla alay eden
yeşil gözlü bir adam çıktı karşıma
gözleri koyulaştı adamın
yaşlandıkça


XV

çocuklarım oldu o yeşil gözlü adamdan
biri askerdeyken, diğeri kızıl saçlı olan
iki oğlan.
ve gelinim,
her gece kızıl saçlı oğlumla uyuyan.
üşürdü hep
"yenge ayakların ne sıcak"
derdi ona sokularak.
onüç yaşında iki çocuk
uyurlardı her gece fısıldaşarak.
o gecelerden birinde
yağmur girmişti uykusuna.
saçlarını bana bırak
saçlarını bana bırak
diyen yağmur,
büyülemişti oğlumu uykuda.

saçlarını rüzgârla yıkadığı
tepeye çıktığımda
görünen ova
sular altındaydı
bulutlar yapışmıştı toprağa.
bir kıpırtı bekliyordum
bir ses
oğlumu gizleyen sulardan.
arkamda toplanan köylüler
uçları yanan sopalarla
karanlığı hatırlattılar bana.
duramazdım
indim buharlaşan toprağa.
çamurlar arttıkça
gücüm yetmiyordu karanlığa.
üşümesinden korkuyordum yine
saçlarının kirlenmesinden.
bir ses
"ölmüş" dediğinde
üşümüyordu artık oğlum
sessizdi yağmurdan.
yüzüm çamurlu ve keder içinde
taşıdım gövdesini,
saçlarını taşıdım ellerimde.
yüzükoyun bindirildiği at
tepeyi çıkarken
ışık sızdırıyordu gizlice.


XVI

yeşil gözlü adamın
bıraktığı yatakta
yaşlanıyorum tavana baktıkça.
artık
anneminki kadar uzun eteklerim.
saçlarım uzun
oğlumun kızıl saçlarından.

kısa sürdü her şey
yolculuklar
ölüm
ve konaklar
hiçbir şey kalmadı etrafımda
isten kararmış sütunlardan başka

gücümü toplamalıyım son defa
saçlarım kına kokmalı
elma çiçekleri olmalı suyumda.
ve tanrı beni duyuyorsa
daracık bir mezar istiyorum ondan
konakların büyüklüğünü
uğultusunu unutturan


b.m


* merope bejan' la nasıl tanıştığını anlatınca bugünün şiirleri de bejan matur'dan geldi haliyle...