14 Nisan 2010 Çarşamba

camdan kuşlar / casuslar ve özlemek

birden özleyiveriyorsunuz...
çoktan unuttuğunuzu sandığınız ya da yalnızca bir kere karşılaştığınız ve özlemek için yeteri kadar tanımadığınız birini, bir sabah çılgınca özleyerek uyanıyorsunuz.
rüyalarınız, içinizdeki o gizli, esrarını ele vermez büyücü,
siz çarsaflarınızın arasında bütün tehlikelerden uzak, güvenle yattığınızı sandığınız bir anda usulca ruhunuza sokulup, sizden habersiz oralara yığılmış cephanelikleri birer birer ateşleleyiveriyor. infilaklarla sarsılarak uyanıyorsunuz. hayatınızda olmayan birini hayatınıza almak, ona dokunmak, onun sesini duymak icin kıvranırken buluyorsunuz kendinizi.
ve venedik'teki o ünlü cam atölyelere dönüyorsunuz birdenbire,
kristal kanatlı camdan kuşlar kızgın alevlerde eriyerek çesit çesit şekillere bürünüyor, yattığınızda kuş olduğuna emin olduğunuz bir biblo sabaha uyandığınızda bir bakıyorsunuz bir peri kızına dönüşmüş, bir ejderha bir "kanatlı karınca" olmuş.
özlemek, o yakıcı istek, bilinen herşeyi ve önem sırasını değiştiriveriyor.
herkese yabancı oluyorsunuz, onların
kuşları sizin peri kızlarınız, onların ejderhası artık sizin için bir kanatlı karınca.
bunları paylaşacak kimseniz de yok. özlediğiniz ise çok uzaklarda.
yanınızda olmasını istediğiniz halde yanınızda olmayan bir tek kişi, yanınıza bile yaklaşmadan, hatta onu özlediğinizden ve onu istediğinizden haberdar bile olmadan, bütün hayatı, bütün görüntüleri eritip, başka başka kılıklara sokuyor.
kıpkızıl bir alev gibi içinizde beliriveren o insan,
venedikli camcıların, kızgın cama daldırıp üfledikleri ince borular gibi, kendi soluğuyla
bütün hayatınızın bilinen heykellerini alıp başka başka heykeller yapıyor. kimilerine göre yeterince iradesizseniz, kimine göre de yeterince cesursanız, özleminizin peşinden koşuyor, ona ulaşmak için bütün şekilleri değistirmeye razı oluyorsunuz. savaşlar savaş gibi gözükmüyor size, ölümler ölüm gibi gözükmüyor.
bir gece önceki endişeler, öfkeler,sevinçler artık yerinde değiller. güneş ışıkları gibi yedi renk gene orada duruyor, ama hepsi de büyük ve yakıcı bir beyazlığın içinde solup kayboluyor.
tek bir görüntünün parıltısı başka bütün ışıkları sönükleştiriyor.
bir kadının bir anlık görüntüsünün, bir erkeğin hayatındaki bütün cam heykelleri nasıl erittiğini gösteren o ürepertici macerada olduğu gibi...
nadjeda skoblin, soylu bir ailenin çok güzel ve çok yetenekli kızıydı; müzik eğitimi alıp opera sanatçısı oldu.
ona "kursk bülbülü" diyorlardı.
daha yirmi yaşına bile gelmemişti o sıralarda.
sonra sovyet devrimi patladı.
tam o yıllarda nadjeda fakir bir bale öğretmeniyle evlendi.
bütün debdebe, ipekli elbiseler, güzel arabalar, konforlu evler yok oluverdi.rusya'da sovyet kuvvetleriyle çar'a bağlı "beyazlar" arasında kanlı bir iç savaş sürüyordu.
nasıl olduysa, sovyetler'in istihbarat örgütü çeka, nadjeda'yı fark edip onu ajan yaptı.
nadjeda, beyazlara moral aşılamak için cepheden cepheye dolaşıp konserler veriyor, çar'ın komutanlarını kendine hayran bırakıyor ve bütün erkekler gibi güzel bir kadının karşısında gevezeleşen komutanlardan bilgileri alıp bunları çeka' ya satıyordu..
bir zaman sonra, beyazlar, "kurs bülbülünün" gittiği her cephede ağır bir yenilgiye uğradıklarını fark ettiler, genç kadını izleyip, suçüstü yakladılar.
ölüme mahkum ettiler.
1920 yılının bir ilkbahar sabahı genç kadını idam mangasının önüne diktiler. kadın gözlerinin bağlanmasını reddetti.kendi ölümünü seyretmek istiyordu.idam mangasının genç komutanı kadına baktı.
sabahın ilk ışıkları içinde o muhteşem güzelliği gördü.
ve o anda, o kadını sevip onu istedi.
onu herşeyden fazla istedi.
istediği o kadınla ölüm arasında ise yalnızca havaya kalkmış olan kendi kılıcı vardı.
kılıcını indirdiği anda kadını vuracaklardı.
o kısacık zaman parçasında bir bizans freski gibi ruhuna bir daha silinmemek üzere kazınan o güzellik,tüfekler patlayınca ölecek ve asla geri dönmemek üzere gidecekti.
genç subay o ışıklı ilkbahar sabahında, ölmek için bekleyen ve gözlerinin bağlanmasını reddeden o güzel kadına baktığında, hayatının bütün şekilleri, cam kuşlar gibi eridi, herşey biçim değiştirdi, bütün başka duygular kayboldu ve geride o sabahın ışığı gibi berrak ve keskin bir istek kaldı.
adı nikolay skoblin olan genç subay kılıcını indirmedi ve askerlere kadını çözmelerini emretti.
kendi ölümüne giden yola güzel bir kadın için attı ilk adınımın.
birlikte türkiye'ye kaçtılar.
sonra paris'e gidip sovyetler'de yeni bir isyan başlatmak için hazırlanan beyazlara katıldılar.
ve çeka için çalışmaya başladılar.hayatları maceralarla, olaylarla, heyecanlarla, ihanetlerle doluydu ama sanırım hayatlarının en unutulmaz anını o sabah vakti yaşadılar.
bazen bir insanı isteyiveriyorsunuz.
ona dokunmayı, sesini duymayı özlüyorsunuz.
bazen bu, hayatınızdan çıkıp gittiğini ve birdaha hiç görmeyeceğinizi sandığınız biri oluyor, bazen de yalnızca bir kez gördüğünüz biri.
bazen içinde esrarengiz bir büyücünün dolaştığı bir rüya oluyor bu özlemi yaratan, bazen bir bakış, bazen bir ses.
ama, o yakıcı ölüm anında, hayatın bütün biçimleri, venedik atölyelerinin cam kuşalrı gibi eriyor, biçimden biçime akıyor, önemli olan her şey önemini yitiriyor, kalabalıkların, konuştukları size anlamsız geliyor, sizin söylediğiniz kalabalıklar için bir mana ifade etmiyor, başkalarından kopuyor ve yalnızca size ait olan bir maceraya atılıyorsunuz.
kimilerine göre iradesizliğinizden, kimilerine göre cesaretinizden, siz de cam ustaları gibi ince bir borudan kendi soluğunuzu üflüyorsunuz hayata, onun şekil değiştirmesine yardım ediyor, kendinizce biçimler veriyorsunuz.
bazen erittiğiniz cam kuşlardan geriye erimiş camlardan başka birşey kalmıyor. hiçbir zaman bir biçime bürünemeyen bir yakıcılık, sizi de hayatınızı da yakarak akıyor.
kimi zaman ise başkalarının biblolarından çok daha güzelini kendiniz soluğunuzla yapıyorsunuz.
bazen ölümden kurtarıyorsunuz bir kadını, bazen hayattan.
bazen onunla ölüyor, bazen de onunla bir hayat keşfediyorsunuz.
nikolay skoblin, casuslar tarihine belki de bir hain olarak geçecek, belki de bir şaşkın olarak.
ama benim tarihim onu kendi kayıtlarına bir kahraman olarak yazdı.
ve bana benimle birlikte birçok insana, bir bahar sabahı bir kadını ölümden kurtarırken ölüme giden yola adımını atan o genç subaydan zor, ama cevaplanması gereken bir soru kaldı.
ben, emrimi bekleyen ölüm mangası bana bakarken o kılıcı indirir miydim?
yoksa "bırakın onu" mu derdim.
siz kılıcınızı indirir miydiniz?
size verdikleri camdan kuşları hayatınız boyunca aynı biçimde taşır mıydınız, yoksa belki de kızgın bir eriyikten başka bişey olamayacağını bile bile o cam kuşları eritir, hayata yeni bir biçim vermek için kendi soluğunuzu ona katar mıydınız?
bir insanı çok istediğinizde ne yapardınız?
kılıcınızı indirir miydiniz?

a.a

1 yorum:

hasretsenfonileri, dedi ki...

Merhaba..
Bu,sayfana ilk gelişim değil.. biliyorsun daha önceleri de gelip beğenimi ifadede acze düştüğüm yorumlar bırakmıştım.. Sonra okumanın yeterli olduğuna inandığım süreç başladı..
Şimdi, okuyan herkesi fersah fersah aşan bu kendine özgü muazzam ifadeyle yazılan yazılarını sindire sindire tekrar tekrar okudum..
Muhteşem bir anlatımla sunuyorsun.. en basit en sıradan bilinen bir obje ya da duygu bile senin kaleminden farklı bir boyutta renk ve şekil kazanıyor sevgili deepsound.. yoksa "y" mi demeliyim?
Bu yazını, senin sayfandan alındığını belirterek sayfamda yayımlamak isterdim..
Gelelim soruna...Ben kılıcımı indirebilir miydim?

... Kısa bir süre önce o kılıcı kendime sapladım ben!